Archive for Haziran, 2007

Haz 29 2007

Tarih ve Biyo-coğrafya

Published by admin under Tarih

AntarktikaYazan: Abdurrahman Üzülmez
Tarih Bilim Uzmanı
Güney yarımkürede ve Antartika kıtasında bulunan Kerguelen adlı ada, ismini buraya 1770’lerin başında ayak basan Fransız kâşifinden almıştır. Bu ada insan yaşamına uygun bir coğrafyaya sahip olmamasından dolayı dün olduğu gibi bugün de -bilimsel çalışma amacıyla uğrayanlar dışında- meskûn değildir. X1X. yüzyılda buraya uğrayan Norveçli gemicilerden ise, bugüne hatıra olarak Kerguelen kedileri kalmıştır. Bu vesileyle adaya ayak basan bu kedilerin, aradan geçen iki asırlık zaman içinde geçirdikleri evrimin sonucu ilginçtir. Zira bu kedilerin beyni, göreli olarak kısa sayılabilecek bu süre içinde küçülmüştür. Bunun sebebini bilim adamları, adanın biyo-coğrafyası ile açıklamaktadır. Adada mütemadiyen esen rüzgârlar, ağaçların nerdeyse hiç olmaması, kuşların ve diğer bazı canlıların hareketini büyük ölçüde engellemektedir. Bu durumda bu kediler, doğada bulunan kuşlar veya diğer avlarına hiç zahmetsiz ulaşabilmektedirler. Kısacası yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarındadır. Onları atalete sevk eden bu koşullar, beyinlerinin küçülmesine sebebiyet vermiştir.
Continue Reading »

No responses yet

Haz 29 2007

Kaybolan Ben

Published by admin under Yaşam

Gizli BenYazan: Görkem Çakın
Serbest Yazar

Kendimi bildim bileli topu topu üç tane ‘Ben’im vardır. Hani şu vücutta leke gibi duran, kahverengi noktalardan. Hiç gocunmadım yaşamım boyunca onlara. Yaşadığım yıllara tabir hayatım da yoktu doğrusu ya beraberce yaşlanmaya doğru gidiyorduk. Ta ki gün gelip de yataktan kalkıncaya kadar…

‘Ben’ diye birinci tekil kişi ilan edip, boynumda, kulaklarımda, ayak parmaklarımda yaşamalarına izin verdiğim ‘Ben’ler gitmişti. Elime, kollarıma, bacaklarımla, kasıklarıma, zor da olsa aynanın karşısında; boynumun arkasına baktım, yok! Hepsi de el birlik verip beni, ‘Ben’siz bırakmışlardı. Yatağa geçip oturdum. Yatakta ani refleks olmalı ki beni zıplattı. Ellerimi arkaya doğru atıp başımı arkama düşürdüm…
Continue Reading »

One response so far

Haz 23 2007

Kültür, Medeniyet ve Modern Hayat

Published by admin under Sosyoloji

Abdurrahman ÜzülmezYazar: Abdurrahman Üzülmez
Tarih Bilim Uzmanı
abdurrahmanuzulmez@gmail.com

Aradan çeyrek asra yaklaşan bir zaman geçmiş. Fakülte’ye başladığım öğretim yılıydı. Dersin isminde “medeniyet” ibaresi geçtiği için olsa gerek, hocamız, “kültür” ve “medeniyet” gibi kavramlara fiilen on haftayı ancak bulan sömestrin neredeyse yarısını ayırıyor. Niye mi? Bunu o günlerde anlamam mümkün değildi elbet. Zamanla Türk aydınlarının Mehmed Akif ve Ziya Gökalp’ten itibaren- hatta bunu Namık Kemal’e kadar geri götürebiliriz- kendileri ve kimliklerini, bu kavramlara verdikleri anlamlar çerçevesinde tanımladıklarının farkına vardığımda, bunun nedenini daha iyi kavramaya başladım. Hocamı o günlerde dinlerken hep sanki ‘hadi yeniden göçebeliğe dönelim’ duygusuna kapılmamış öğrencisi yoktur sanırım. Hocamızın bize bol bol anlattığı fikirlerini yansıtan yazılarını topladığı kitabını yıllar sonra kitapçı vitrininde gördüğümde -bana geçmişimi hatırlattığından herhalde- doğrusu heyecanlandım. Kitabı hemen satın aldım ve okudum. Vaktiyle ders dinlerken edindiğim izlenimde yanılmamıştım. Sayın hocam ‘medeniyet’i (civilisation) ‘batılılaşma’ ile özdeşleştiriyor; Osmanlı İmparatorluğu’nda III. Selim (1789–1807)’den itibaren yürütülen reformcu çabaları küçümsüyor, hatta adeta bütün kötülüklerin kaynağı olarak görüyordu. “Medeniyet” karşıtlığına paralel olarak (medeniyet, Arapça şehir anlamına gelen “medine” sözcüğüyle aynı köktendir.) “göçer-evlilik” dediği göçebeliğe övgü düzüyor, ayrıca “müsadere”yi- hazine adına özel mülkiyete ait mülk veya servetlere el konulmasını- bile olumladığı özellikle dikkat çekiyordu. (Tuncer Baykara, Osmanlılarda Medeniyet Kavramı ve XIX. Yüzyıla Dair Araştırmalar, İzmir,1992, Akademi Kitabevi)
Continue Reading »

No responses yet

Haz 23 2007

Geçmişi Aralamak

Published by admin under Felsefe

Homer Simpson'ın BeyniNurettin Değirmenci
Elk. Yük. Müh.

Toprak Ananın gözyaşları olan akarsular hayatın kaynaklarıdır.

18. Yüzyıl dâhilerinin bilme ateşi belleklerini yakar; çevrelerinde gördükleri bütün nesne ve hareketlerin kökenini, kâşiflerini araştırırlar.
1- O yıllarda oluşumları doğa yasaları ışığında açıklamaya çalışan dâhiler vardı. Ancak, doğa yasaları kısmen biliniyordu. Bu nedenle, evrensel ölçüleri her alanda kullanamıyorlardı. İhtiyaç gereği basit ölçüleri kullanmak zorunda kalırlardı. Basit ölçüler yanılmalara neden olur.
2-Asırlardır belleklere baskı yapan dinsel kavramlar, 18. Yüzyıl dâhilerinin yanılmalarına neden olur. Bazı dinsel kavramlara göre, bütün varlıklar Yaratılıştan bu yana varlıklarını değişmeden sürdürürler. Bunun dışında, doğa kolaylıktan yanadır. Dinsel kavramlarla oluşumları açıklamak kolay, evrensel ölçüleri yapmak zordur.
Dâhilerin belleklerini yakan başlıca sorular şunlardı:
—Diller nasıl ortaya çıktı?
—Dil olmadan düşünme mümkün değildir. O halde madenlerin keşfi, tarımdaki gelişmeler, ilk araç-gereçlerin keşfi nasıl yapıldı?
+Dâhilerin sorgulamaları, araştırmaları değişik düşünceleri yaratır.
+Evrim Yasası gereği, dahiler arasındaki etkili tartışmalar, eleştiriler hücre hücre oluşumları kısmen gün ışığına kavuşturur.
Bizler, insanlık tarihindeki keşifleri, gelişmeleri 18. Yüzyıl dâhilerinden daha iyi biliyoruz. Benzer biçimde, gelecek nesiller, bizlerden daha fazla evrensel bilgiye sahip olacak ve gelişmeleri daha iyi bileceklerdir. Bilme zorunlu ihtiyacı bilgi ile karşılanır.
Atalarımız, çoğunlukla, taklitçi kuştular. Çünkü: Belleklerindeki çoğunluk bilgiler ezberdi. Ezber bilgiler, “Lideri izle ve taklit et” davranışını yaratır.
Doğada hiçbir oluşum mutlak yararlı ya da zararlı değildir. Etki-Tepki Yasası gereği, her oluşumun zararlı ve yararlı tarafı olur. Görecelilik Yasası gereği, yarar ve zarar görecelidir. Niçin? Evrende bir başlangıç noktası yoktur. Ölçü, seçilen başlangıç noktasına göre yapılır. Bu nedenle, bütün ölçümler görecelidir. “Yarar ve zarar” doğanın işleyişinin dışında düşünülemez.
—Ezber bilgiler, liderin arkasında sürü davranışını yaratır.
—Ezber bilgilerle birey ortaya çıkmaz; çıkanlar, “Sapkın” sayılır.
—Ezber bilgiler kuşkuya neden olmaz. Kuşku, bilimlerin anasıdır.
+Ezberin yararlı tarafı, doğayı taklit etmektir. Çünkü: Doğa yalan söylemez.
Yaratıcılığın anası ihtiyaçtır.
1-İnsanların zorunlu ihtiyaçları vardır. Bilme, nefes alma, sıvı, gıda, örtünme, barınma, türünü sürdürme, uyku, bedenin atıklardan arınması zorunludur.
2-Yaşama renk, süs, desen katan ihtiyaçlar vardır.
Zorunlu ihtiyaçların baskısı altında ezilen insanlar ne yapar?
+Kuşlar taneli yiyeceklerle beslenir.
+Kuşlar yuva yapar, bazı hayvanlar inlerde barınır.
+Kunduzlar setler yapar.
+Koyun, inek, keçi, eşek, at zehirli olanları ayıklayarak otlarla beslenir.
+Kuşlar ve bazı hayvanlar olgun ve tatlı meyvelerden hoşlanır.
Atalarımız kuşları, hayvanları, doğa olaylarını taklit ederler. Böylece, bazı ürünleri tanır ve kısmen denetim altına alırlar. Örneğin, yanardağlardan lavlar akar.
S: Yanardağlar, madenleri eritmede ilham kaynağı olabilir mi?
Ezber bilgilerin zararlı tarafı, keşifler dâhil oluşumları bütün kabul etmesidir. Bu kabule göre, her oluşum aniden ortaya çıkar. Örneğin, doğum olayının aniden oluştuğu kabul edilir.
S: Doğum aniden mi ortaya çıkar?
İnsanlık tarihinde aniden ortaya çıkan, nedenleri bilinmeyen keşifler, kâşif ile birlikte toprağa gömülür. Kalıcı, nedenleri bilinen keşifler, Evrim Yasası gereği, süre içinde hücre hücre gelişir. Örneğin, matbaanın kâşifi kimdir?
I-Türkiye’deki resmi öğretilere göre, Gutenberg adında bir dahidir.
II-Bazı Batılılara göre, Gutenberg, matbaanın keşfinde etkili biridir. Bazılarına göre, Gutenberg kopyacıdır; daha önceden keşfedilen onlarca değişik matbaalardan birini kendine mal eder.
Gerçekten, 1400 ile 1450 yılları arasında onlarca değişik matbaa, farklı şehirlerde yaratıcı dahiler tarafından hizmete sokulur. Matbaa, diğer keşifler gibi, uzun bir süreçte dâhilerin katkıları ile ortaya çıkar. Matbaanın keşfinde onlarca, yüzlerce dâhinin emeği vardır. Gutenberg, matbaanın gelişmesine ve kullanılmasına katkıda bulunan dahidir. O yıllarda, Gutenberg gibi, onlarca dahi değişik matbaalar üzerinde çalışıyordu.
Continue Reading »

No responses yet

Haz 10 2007

Tarım ve Uygarlığın Başlangıcı

Published by admin under Arkeoloji

Tarım İşçileriYazan: Müslüm Üzülmez
http://www.uzulmez.info/muslum
e-posta: muslimce@yahoo.co.uk

Yerkürenin farklı bölgelerinde yiyecek üretimi nerede, ne zaman ve nasıl başladı?
Bu soruya yanıt vermeden önce, bu yerlerin, tarihlerin nasıl saptandığı konusuna kısaca değinmek istiyorum.
Arkeologlar yiyecek üretiminin tarihini, o kazı yerinde bulunan karbonlu maddeleri radyokarbon testinden geçirerek saptarlar. Bu yöntem, her yerde bulunan hayatın yapı taşı olan karbonun çok küçük bir parçasını oluşturan radyoaktif karbon 14′ün, çok yavaş bir şekilde bozunarak radyoaktif olmayan izotopu azot 14′e dönüşmesi esasına dayanır. Karbon 14 atmosferde kozmik ışınlar tarafından sürekli üretilmektedir. Bitkiler atmosferdeki karbonu alır ve bu bitki karbonu, bitkileri yiyen otobur hayvanların, otobur hayvanları yiyen etobur hayvanların gövdelerinin yapı taşlarını oluşturur. Bitki veya hayvan öldüğü zamansa yapısında bulunan karbonun 14′ün yarısı her 5700 yılda bir bozunarak karbon 12′ye dönüşür. Bir kazı yerindeki maddenin yaşı o maddede bulunan karbon 14′ün, karbon 12′ye oranıyla hesaplanır.

Yiyecek üretiminin tarihini, bir tarım ürünü veya hayvanın nerede evcilleştirildiğini saptamanın ikinci bir yolu da, evcilleştirilmiş türler nerede ilk görülmüşse, görüldükleri tarihleri bir haritanın üzerinde o yerlere not edilmesiyle yapılmaktadır. Bu yöntemlerle, evcil bitkilerin ya da hayvanların eski kalıntılarını tanıyıp bunların tarihlerini saptadıktan sonra, bunlar yaban atalarının coğrafi dağılımını gösteren bir harita üzerine not edilerek söz konusu bitkinin ya da hayvanın kazı yapıldığı bölgede mi yoksa başka yerlerde mi evcilleştirildiğine karar verilir.

Burada analiz ve yorumun da önemli bir rol oynadığını unutmamalıyız. Bu yöntemler ışığında elde edilen bilgilere göre, “Bereketli Hilal” diye tanımlanan Mezopotamya’da meydana gelen iklim değişiklikleriyle birlikte, yaban tahılların yetiştiği, kısa zamanda büyük hasatların alındığı yerlerin alanı çok genişlemiş ve bu tahıl hasatları, Kuzey Mezopotamya’da ilk tarım bitkilerinin, buğday ve arpanın evcilleştirilmesine doğru giden yolda atılan ilk adım olmuştur. Tabi ki, bu kolay olmamıştır.

Continue Reading »

No responses yet

Haz 08 2007

Sonsuz An

Published by admin under Felsefe

rejoice “Tarih en derin sınırlamadır, temel sınırlamadır” der Levinas ve devam eder: “Kaçıp giden bir şimdinin beraberinde götürdüğü oldubitti, sonsuza dek insanın ellerinden kayıp gider ama onun kaderi üstündeki ağırlığını da hissettirir… Hakiki özgürlük, hakiki başlangıç, bir alınyazısının hep son noktasında olup, ona ebediyen yeniden başlayan hakiki bir şimdiyi talep edecektir.” Zamanın bu acımasızlığı karşısında ise çözümü vicdanda serimler: “Vicdan azabı – telafi edilemez olanı hiçbir şekilde telafi edemiyor olmanın acı dolu ifadesi – affı doğuran pişmanlığın habercisidir ve af telafi eder. İnsan şimdide geçmişi dönüştürecek, silecek olanı bulur.”[1]

Vicdanın zamanı aşan, geçmiş ve geleceğe hükmeden bir yenileme gücü vardır. Kozmik bir iksirdir vicdanın sızlaması, yapılan içten bir yakarış. Çünkü tüm arılığıyla Tanrı’nın ışığı doğar zamanın sislerinden.

Hıristiyanlık, mistik bir edayla, kişisel olan bu dramı tüm insanlığa yayar: “Haç özgürleştirir; ve zaman üzerinde zafer kazanan kutsama ayiniyle (kendini tüm insanlığın günahları için feda eden İsa’nın etini ve kanını temsil eden ekmek ve şarap kullanılarak yapılan ayin) bu özgürleşme her gün olur.”[2]

“Göklerin kraliçeliği zaten gelmiştir”[3] ifadesinin hatırlattığı sırdır bu. Cennet sadece gelecekteki bir mekân değildir, hem geçmiş hem de geleceği kapsayan mekân-zaman ötesi bir ortamdır. Aşkınlık içkinliğe tezahür eder ve fahişe bekâret kazanır.

Kuran’ın özü olan Fatiha suresi “din gününün sahibi” olarak hatırlatır Tanrı’yı. Din günü, varlığın üzerindeki perdenin kalktığı ve her şeyin gerçek kimliğiyle kendini arzı endam ettiği gündür. Bedenin kafesinde gizlenen anlamın ortaya çıkmasıdır. Madde denilen yanılsamanın ötesinde, nice küçük şeylerin aslında ne kadar büyük, göz kamaştıran nice şatafatın ise ne kadar küçük olduğuna tanıklık edilmesidir. Eşyaya, bedenin ötesinde Tanrı’nın Ruhu’nun bakmasıdır.

Din gününün anlamı, gelecekteki bir kıyamet gününe sıkışmış anlamdan çok ötedir bu nedenle. Gören göz için o gün zaten gelmiştir. Vicdanın derinliklerinde yanan polat, zamanın iki kolu olan geçmiş ve geleceği birleştirir, ikiyi bir yapar, ayrıyı bütünler. Tüm kötülük, pislik ve karanlıktan arınmış, şimdinin içinde ama şimdinin ötesinde yepyeni bir gün doğar.

[1] Sonsuza Tanıklık, Emmanuel Levinas, Metis Seçkileri, Ekim 2003, Sayfa 42.
[2] a.g.e.
[3] Toma’ya Göre İncil, Hadis 113 (Havarileri ona dediler: “Melekût ne zaman gelecek?” “O beklenmeyle gelmeyecek. ‘İşte burada!’, ‘işte orada!’ denilmeyecek. Aksine Baba’nın kraliçeliği yeryüzüne yayılmıştır ve insanlar onu görmezler.”)

No responses yet

Haz 06 2007

Ayasofya ve Şeyh Galip’in Gazel’i

Published by admin under Tarih

Ayasofya - GünümüzYazan: Özge Çopuroğlu
Galatasaray Üniversitesi
Felsefe Bölümü - Doktora

Bu çalışmamızda, Hegel’in estetik yargı prensiplerini dikkate alarak, yapıları bakımından Klasik Mimari örneklerinden Ayasofya Müzesini ve Şeyh Galip’in Gazel’ini inceleyeceğiz. Çalışmamız üç etaptan oluşmaktadır. İlk olarak araştırmamıza konu olan bu eserleri tanıtacağız ve konunun hangi genel hatlarla verileceğini göreceğiz. İkinci olarak, her iki yapının da Hegel’in yorumlarıyla çözümlemesini yapacağız, bu iki yapının sembolize ettikleri formları inceleyeceğiz ve bu formların karşılaştırmalarını da bu iki örnek üzerinden yapacağız. Son bölümde ise çalışmamıza konu olan örnekleri seçme sebebimiz üzerinde duracak ve yapacak olduğumuz karşılaştırmaya yorum getirerek sunumumuzu bitireceğiz.

Mimarlık tarihinin en önemli eserlerinden olan Ayasofya, 916 yıl kilise, 481 yıl cami ve 1935’ten bu yana da müze olarak tarihi işlevini sürdürmektedir. Bizans tarihçilerinden aktarıldığı üzere, İmparator I. Constantinius döneminde yapımına başlanmış (324-337) ve II. Constantinius döneminde tamamlanmıştır. İlk ismi “Megali Eklesia” (Büyük Kilise) olan yapı, V.yüzyıldan sonra Hagia Sophia(kutsal bilgelik) adını almıştır. Bu ilk Ayasofya bazilika plânlı, ahşap çatılı, beş nefli bir yapı olup, çıkan bir isyan sonucu tamamen yanmış ve günümüze hiçbir kalıntısı gelememiştir. İmparator II. Theodosius, Ayasofya’yı Mimar Rufinos’a ikinci defa yaptırarak 415 yılında ibadete açmıştır. İkinci Ayasofya’nın da ilk Ayasofya gibi, bazilika plân düzeninde, taş duvarlı, ahşap çatı ile örtülü bir yapı olduğu bilinmektedir. Fakat bu Ayasofya’da 532 yılında Hippodrom’da çıkan bir isyan sırasından tamamen yanmıştır.

İmparator Justinianus II (527-565) bu Ayasofya’lardan daha büyük, daha görkemli bir kilise yaptırmak istemiş, çağın ünlü mimarlarından Miletos`lu İsidoros ve Trallesli Anthemios`a günümüze ulaşan Ayasofya`yı yaptırmıştır. Mabedin yapımı için İmparator bütün eyaletlerine emirnâme göndererek bulundukları yerdeki mimari anıtlara ait parçaların, sütunların, başlıkların, mermerlerin ve renkli taşların Ayasofya`da kullanılmak üzere İstanbul`a gönderilmesini istemiştir. Ayasofya’nın yapımına 532 yılında başlanmış, bezemeler dışında çalışmalar beş yılda tamamlanmış ve 537’de ibadete açılmıştır.
Günümüzde halen ayakta duran bu yapıt, Erken Bizans mimarisinin ana hatlarının yanı sıra Roma mimari geleneğinin ve Doğu sanatlarının izlerini taşımaktadır. Mimari yönden incelendiğinde Ayasofya’nın merkezi kubbe ile örtülü, büyük bir orta mekânı, iki yan nefi, dışarı taşkın apsidi, iç ve dış narteksi olduğu görülmektedir. Kubbeli bazilika olarak nitelenen bu yapıya, atriumun doğusundaki üç kapıdan dış narteksine girilmektedir. Üzeri uzun ve dar bir manastır tonozu ile örtülü dış narteksten de beş kapının aracılığıyla iç nartekse geçilir. Duvarları renkli mermer levhalar, mozaiklerle bezeli bu mekânın kuzey ve güneyinde de iki büyük kapı dikkati çekmektedir. Bunlardan kuzeydekinden üst galeriye çıkan rampalara, güneydeki horologion kapısından da avluya çıkılmaktadır. Bezemeleri ile son derece zengin olan iç narteksten dokuz kapının aracılığı ile Ayasofya’nın ana mekânına girilir. (bkz. PPT Dosya-no.4-Plan) Bunlardan ortadaki bronz çerçeveli kapı İmparator kapısıdır. Ayasofya’nın ibadet mekânı olan naos, dört büyük paye ve bunların arasında yer alan sütunlarla iki yan nefe ayrılmıştır.(bkz-PPT-plan) Uzunlamasına klasik Bizans bazilika plânını açıkça ortaya koyan bu mekân 73.50×69.50 metre ölçüsünde olup, St.Pierre, Seville ve Milano katedrallerinden sonra dünyada ölçü olarak üçüncü sırada bulunmaktadır. Ana mekânı dört büyük payenin taşıdığı pandantifler üzerinde, kasnak üzerine oturan kubbe 55.60 metre yüksekliğindedir. Çeşitli onarımlar nedeniyle tam bir daire özelliğini yitiren kubbe, elips şeklindedir. Burada dikkati çeken nokta, Bizans İmparatorluğunda Ayasofya yapılana kadar dini binalar daire şeklinde, devlet binaları ise kare şeklinde yapılmaktaydı. Bu yapıtla beraber, iki plan birbiriyle kombine edilmiş; kare şeklindeki planın üzerine daire şeklinde kubbe oturtulmuştur.

Continue Reading »

No responses yet

Haz 05 2007

Gazel

Published by admin under Aşk

mevleviGünümüz Türkçesi: Özge Çopuroğlu
Galatasaray Üniversitesi
Felsefe Bölümü - Doktora

Gencinen olsam vîrân edersin (1)
Âyînen olsam hayrân edersin
Hazinen olsam talan edersin,
Aynan olsam hayran edersin.

Tîr-i nigehden dâğ-ı derûna (2)
Baksan ne işler seyrân edersin
Gizli oktan gönül yarasına baksan ne olur,
Sadece bakar seyredersin.

Sâkî kerâmet sende ya bende (3)
Bahri habâba mihmân edersin
Saki keramet ya sende,ya bende,
Deniz köpüğüne eşlik edersin.

Nezzâre-i germ etdikçe ey çeşm (4)
Âteşle âbı yek-sân edersin
ey göz,öfkelendikçe,
Ateşle suyu bir edersin.

Ey huşk zâhid dem urma meyden (5)
Dest-i duâyı mercân edersin
Ey bu dünyadan el ayak çekmiş kişi,
İçkiden bahsetme duanı süs edersin.

Zâhid o meh-veş bir nûrdur kim (6)
Büttür demezsin îmân edersin
O ayyüzlü sevgili bir ışıktır,
Put demezsin iman edersin.

Mâdâm uçarsın gözlerde ammâ (7)
Rûyun perî-veş pinhân edersin.
Madem gözle görünürsün,
Neden yüzünü peri gibi gizlersin?

Tabl-ı tehîden gümdür suhanler (8)
Bî-hûde Gaalib efgaan edersin
Boş tahtadan anlamsızdır sözler,
Boşyere Galip ağlanıp sızlanırsın.

Etvâr-ı çerhe uy mevlevî ol (9)
Seyrân edersin devrân edersin
Gök cisimlerinin tavrına uy; Mevlevi ol,
Seyredersin,devran edersin.

Şeyh Galip

No responses yet

Haz 05 2007

Bellek Dünyasında ve Dış Dünyada Değişimler

Published by admin under Bilişim

kablolu beyinYazan: Nurettin Değirmenci
Elk. Yük. Müh.

Doğada, yasaların denetiminde düzenli değişimler vardır.

“Veli”, “Ali” ve “Can” adında 25 yaşlarında üç işçi var. Veli ile Ali yasal yollardan Avustralya’ya çalışmaya gider. 20 yıl sonra, Veli, bedensel ve belleksel olarak değişime uğrar. Veli’nin, ses tellerinden çıkan sözcükler dahil davranışları belleğinde edindiği yeni kavramlarla orantılı değişir.
Veli’nin bedeni ile davranışları değişir. Değişmeyen, “Veli” ismidir.
1-20 yıldır görmeyen Can’a Veli’yi sorarsak; Can, 20 yıl önceki Veli’nin dış görünüşünü veya davranışlarını kısmen tanımlar. Niçin? Can’ın belleğindeki Veli ile ilgili sinyal dizinleri, süre içinde, Veli’nin beden ve davranışları ile uyumlu değişimlere uğramaz. Can’ın, 45 yaşındaki Veli ile ilgili tanımları kusurlu ve eksik olur. Veli’yi gördüğünde, “Ne kadar çok değişmişsin!” diyen Can, Veli ile ilgili yanılgısını açıklar.
2-Veli ile birlikte Avustralya’ya giden ve onunla birlikte çalışan Ali, Veli’deki değişimleri fark edemez. Çünkü: Ali’nin belleğindeki Veli ile ilgili elektriksel sinyal dizinleri, an be an Veli’nin bedeni ve davranışları ile orantılı değişime uğrar.
İnsanlar, doğadaki nesne ve hareketleri doğrudan değil, belleklerindeki düzenli elektriksel sinyal dizinleri olan bilgiler üzerinden tanırlar.
A-Bellekteki sinyal dizinleri duyu organları üzerinden değişime uğrar.
B-Nesneler, dış etkilerle değişime uğrar.
Hareket, göreceli olarak, iki nesne arasındaki mesafenin değişmesidir. Değişime uğrayan nesnelerin hareketleri değişir.
Değişimler, insanların yanılmalarına neden olur.
I-Bazı insanlar hem bellek dünyasındaki, hem dış dünyadaki değişimleri inkar ederler. Bunlar, gerçek, hakiki, özbeöz tutuculardır.
II-Bazı insanlar, bellek dünyasında gerekli değişimlere, yeniliklere ölçüsüz tepki gösterirler. Bu durumda, dış dünyadaki değişimleri, ölçülü değişime uğramayan sabit bilgilerle tanırlar. Dış dünyadaki değişimleri ölçülü bilemezler, yanılırlar ve kendilerinin peşinde koşanları yanıltırlar.
III-Bazı insanlar, bellek dünyasını dış dünyadaki bazı değişimlere göre kısmen değiştirirler; bu durumda, olayların peşinde sürüklenirler.
a-Tüketici olurlar.
b-Gelişmelerden ezber yoluyla haberdar olurlar ama onlara yön vermezler.
IV-Bazıları, bellek dünyasında gerekli ölçülü değişimleri yapar, dış dünyaya yön vermeye çalışırlar.
Bellekteki ölçülü değişimler yeni bilgiler ile olur. Belleğini sorgulamalara ve yeni bilgilere kapatanlar, dış dünyayı tanıyıp denetim altına alamazlar.
Continue Reading »

No responses yet

Haz 05 2007

Açık Toplum mu, Kapalı Toplum mu?

Published by admin under Tarih

dünya haritasıYazan: Müslüm Üzülmez
http://www.uzulmez.info/muslum
e-posta: muslimce@yahoo.co.uk

Batı’da düşünce, Doğu’da lider yüceltilir.
Osmanlı, “Tanrı yeryüzünü Müslümanlara, denizleri de kâfirlere verdi” diye düşünürmüş. Bu düşünce, sebepsiz de değildi: Göçebeler her daim kendilerini atın sırtında, gemi güvertesinden daha rahat hisseder. Yerleşik Batı ise, karada ticaret yollarının kapanması sonucu, geleceğin kara parçasında değil, gemi güvertesinde, denizlerde olduğunu öngörmeye başladı.

Bu anlayışın sonucu olarak denizlere açılıp Ümit Burnu’nu, Amerika’yı keşfetti.

Amerika’yı keşfeden Kristof Kolomb, karaya ayak bastığında, karşısında bir Yeni Dünya, geldiği dünyaya hiç benzemeyen bambaşka bir dünya buldu. Kolomb, Yeni Dünya’ ya eski görüşleriyle çıktığı için, yeni bir dünya keşfettiğini anlayamadı. O, Dünya’nın küçük olduğuna, Doğu ülkelerine okyanus yoluyla birkaç günde varılacağına inanıyordu. Çünkü Kutsal Kitap’ta, karaların denizden altı misli geniş olduğu yazılıydı. Bu nedenledir ki, Doğu’ya, Hindistan’a gideyim derken, Batıya, Amerika’ya, Yeni Dünya ‘ya gittiğini, yeni bir kıtayı keşfettiğini anlayamadı. Kolomb’un hayatı büyük bir buluşun olduğu kadar, aynı zamanda büyük bir yanlışlığın tarihidir.

Şimdi farklı boyutlarda bizler de bir yanlışlık içindeyiz. Evrensel insanî değerlerin ülkemize taşınması için Avrupa Birliği’ne, Batı’ya doğru ilerleyelim dedikçe; bir kısım güçler paçamızdan bizleri geri çekip Doğu’ya sürüklemek istiyorlar. Kolomb ‘un yanlışlığı insanlık tarihine katkı yapan bir yanlışlıktı, ama bizleri Batı yerine Doğu’ya götürmek isteyenlerin yanlışlığı, toplumumuzun gelişimini olumsuz etkileyen, sekteye uğratan bir yanlışlıktır. Bu yanlışlığa düştüğümüzde, tarih bizimle alay edecektir.

Continue Reading »

No responses yet

Next »

eXTReMe Tracker