Ağu 08 2007
Descartes Sistemi ve Osmanlı’da İstanbul’un Yönetimi
->
Yazan: Nurettin Değirmenci
Elk. Yük. Müh.
Büyük canavara yakın olma, küçük canavarlara yem olma tehlikesini azaltır ama erken yutulma tehlikesini beraberinde taşır.
Trabzon Karadağ-TV Kulesinde bir iş yaptık. Şehre inerken aracımıza bir yaşlı insanı aldık. Virajlı yolda biraz daha ilerledikten sonra bir öğrenciyi daha konuk ettik. Radyodan verilen bir cinayet haberi üzerine, İmam Hatip öğrencisi, “Osmanlı’daki gibi dürüst paşalar, adaletli kadılar olmadan bu cinayetler bitmez!” diye, bilgece konuştu. Bunun üzerine, yaşlı köylü, “Ha uşak! Osmanlı’daki hangi asayişten söz edisun? Karanlık bastıktan sonra insanlar Akçaabat’tan Trabzon’a gitmeye çekinirdi. Yol eşkıyalarla kaynardı. Sen biraz büyüklerine sorsan eyu edersun!” diye, öğrenciyi tersledi.
Bir saat sonra yolcuları indirip, Akçaabat’ta köfte yiyip yolumuza devam ettik. Akçaabat’ı geride bıraktık ama yaşlı insanla İmam Hatipli öğrencinin konuşmaları belleğime ve notlarıma kalıcı konuk oldu.
Türkiye’de, “Osmanlı tarihi” diye, Osmanlı Sarayının tarihi anlatılır. Kocaman yöneticiler, profesörler, eğitimciler yanlış tarih öğretisine ses çıkarmazlar. Osmanlı Sarayının öğretilmesi yararlıdır ama Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı Sarayından ibaret değildi ki! Türkiye’deki öğrenciler, Osmanlı’daki basit yönetim yapılarını bile bilmezler. Osmanlı’nın önemli şehirleri, eyaletleri, eyaletler ile şehirler, şehirler ile Saray arasındaki ilişkiler öğretilmez. Öğrenciler, şehirlerin, eyaletlerin, değişik milletlerin yönetimleri hakkında kırıntı biçiminde bile bilgi edinemezler. Şehirlerin, eyaletlerin, dini milletlerin nasıl yönetildiği söz konusu edilmez. Sonra, “Büyük Atatürk! Cumhuriyet! Laik Türkiye! Türkiye laiktir, laik kalacak!” diye, yüksek sesle bağırılır. Bağırtı ile insanlar ikna olmaz, belki boyun eğerler. Boyun eğenler ve eğdirenler uzun sürede insan olmaktan çıkar, kul-köle-sahip olurlar.
Ölçü, kıyaslamadır; en az iki nesne, hareket veya hareket aralığı arasında yapılır. Osmanlı yöneticilerinin dağınık düşünce sistemini, Osmanlı Saray kurallarını, kurumlarını, Osmanlı yönetim biçimlerini ana hatları ile bilmeyen öğrenciler, Atatürk ve arkadaşlarının Batıdan ithal ettiği yasalar ile kurumlar hakkında nasıl gerçekçi, ölçülü yargıya varabilirler?
Yasaların hafif yükünü omuzlarında taşımayanlar, ölçülü kurumların batmasına seyirci olanlar; yiğit liderlerin kanlı çizmeleri altında ezilmeye razı olurlar. Osmanlı’da örf ve gelenekler egemendi. Örf ve gelenekler, yiğit lider, cılız kurumlar yaratır. Osmanlı’daki Arap ve Bizans karışımı örf ve gelenekler güçlü padişah ve Osmanlı Sarayını yaratır. Çalışıp üretme bilinmediğinden; Osmanlı’da, ayrıcalık, bütün asırlarda yönetim aracı olur.
Osmanlı kuralları:
+ Sarayda yaşayanlar için geçerliydi.
±Çoğunlukla şehir ve eyaletlerde yaşayanlar için geçerli değildi.
—Kırsal kesimdekilerin kurallardan haberi yoktu. Osmanlının büyük çoğunluğu kırsal kesimde yaşardı.
Süredurum Yasası gereği, insanlar, yaşadıkları dönemlerin, genel doğrularını (sağduyularını), az ya da çok geçmiş asırlara taşırlar. Taşıma, tarih bilgisi olmayan insanları bellek dünyasına mahkûm eder. Bellek dünyasında kalıp gerçeklerden kopanlar, yanılgılara sürüklenir ve acı çekerler. Örneğin, günümüzdeki şehirlerin idari yapıları asırlar öncesine taşınır. Validen veya emniyet müdüründen şikâyet eden bir dindar, “Nerde Osmanlı dönemindeki dürüst valiler, asayişten sorumlu paşalar, adaletten sorumlu kadılar?” diye, yakınmaya başlar.
Osmanlı’da vali, asayişten sorumlu paşa, adaletten sorumlu kadı, belediye başkanları var mıydı?
*
İnsanlar belleklerinde tasarlar, dış dünyada uygulamaya koyar. Dış dünya ile bellek dünyası arasındaki kopukluk insanları başarısızlığa ve acılara götürür.
Bellek dünyasında yapılan tasarılar:
1-İnsanların belleğindeki bilgi ve beceri birikimleri;
2-İnsanların belleklerinde doğadaki oluşumları tanımlayan bilgiler arasında basit veya evrensel ölçülerle kurduğu ilişkilerle orantılıdır.
Evrensel ilişki evrensel yasalar ve ölçülerle mümkündür. Belleğinde evrensel yasa kavramı olmayan insanlar, evrensel ölçüye yabancı olduklarından, oluşumlar arasında kalıcı ilişkiler bulamaz. Böylesi insanların tasarıları basit ve günübirlik olur. Osmanlı’da basit ölçülerle tasarılar yapan, günübirlik yaşayan vezirler, kadılar, paşalar, naipler vardı.
Osmanlı’da yönetime gelme, uzaklaşma, yönetim görevleri her türlü kalıcı yöntemden yoksundu. Keyfi (Şeriat) kurallar, “Tepeden tırnağa” yürürlükteydi. Hiçbir vezir, paşa, kadı, naip işi ile ilgili bir gün sonrası için tasarı, plan yapmazdı.
Osmanlı’da, 1850 öncesi Kadı-Hoca (Kadı-Naip) yönetimi vardı. Kadılar yardımcılarıyla şehirleri yönetirdi.
**
İstanbul’un Kadı-Naip yönetimi, Osmanlı’nın nasıl yönetildiği hakkında bazı ipuçları verir.
1-Osmanlı Sarayı devşirmelerle yönetilirdi.
2-Şehir ve eyaletlerde Kadı-Naip, Saray paşaları ve yerel zorbalar vardı. Bunlar arasındaki ilişki güce dayanıyordu.
Diğer Müslüman toplumlarda olduğu gibi, Osmanlı’da, soylu sınıfı yoktu.
1850 öncesi İstanbul, Kadı ve yardımcısı tarafından yönetilirdi. Kadının kişisel konağı yönetim yeriydi. Kadılar değiştiğinde yönetim merkezleri değişirdi. Belgelere ne olurdu?
Osmanlı’da sözlü ve keyfi yönetim vardı. Keyfi ve sözlü yönetimlerde belge önemli olmaz. Kadılar, görevlerinden alındığında, uygun gördükleri evrakları Saraya teslim ederlerdi. Belgelerde çoğunlukla tarih, sayı, konu olmazdı. Osmanlı’da, kadıları denetleyen kurumlar olmadığından, belgeler çoğunlukla işe yaramazdı.
İstanbul’da, Kadıya bağlı olamayan dört kadı daha vardı. Bunlar Eski İstanbul, Eyüp, Galata ve Üsküdar kadı ve naipleriydi.
—Kadılar kimseye hesap vermezdi.
—Subaşı, Bostancı başı, vezirler, padişahın gözdesi paşalar kadılara hesap sorardı. Daha doğrusu, kadılar, topladıkları haraçları Saray görevlileri ile paylaşmak zorundaydılar. Lider-devlet toplumlarında, haraç dışında, kim kime hesap sorma ihtiyacını hisseder?
Esnaf her devirde haraç kaynağıdır. Kadı, esnafın denetleyicisiydi. Kadının bütün lüks ihtiyaçları bazı esnaflar tarafından gönüllü olarak karşılanırdı. Fakat günümüz petrol şeyhleri gibi, kadıların lüks nesnelere olan ihtiyaçları sınır tanımazdı ki!
İstanbul Kadısına bağlı olmayan dört diğer kadının kendi konakları yönetim merkezleriydi. Dört yönetim merkezi sürekli adres değiştirirdi.
İstanbul bu biçimde kişisel konaklardan günübirlik yönetiliyordu. Kadı İstanbul’dan sorumlu ama alt yapı konusunda zerre kadar bilgi ve ilgisi yoktu. Şehrin bitmez tükenmez sorunları bilinmiyordu, görülmüyordu. Bu nedenle, Kadı, kişisel sorunlarla ilgileniyordu. Bazen tavuğunu kaybeden dul bir kadın kadıya koşuyor, bazen de ticaret davaları kadıların konağına taşınıyordu. Kadılar, aldıkları bahşiş miktarı ile orantılı karara varıyorlardı.
—Kadıların kararlarını denetleyecek üst kurumlar yoktu.
—Bazı paşalar kadı kararı beklemeden kelle kesebilirlerdi. Çünkü: paşalar Sultanın görevlendirdiği kişilerdi. Kadılar, Sultan, Saray ve Saray görevlilerine dokunamazlardı.
Güçlü ve etkili kadılar, dağınık olan güvenlik güçlerini kısmen denetim altına alıyordu. Yeniçerileri, değil kadılar, padişahlar bile denetim altına alamıyordu. Yeniçeri Ağası, tam yiğitti; istediğinde veya ulufeye ihtiyaç duyduğunda padişahı bile devirirdi. Osmanlı’da; kullar padişahın, padişah Yeniçerilerin kölesiydi.
Kadıların çoğunluğu gizli eylemlerle ilgili bilgiler toplardı. Toplanan bilgiler bitmez tükenmez entrika, zehirli hançer, ayak kaydırma eylemlerinde kullanılırdı. Kadılar topladıkları gizli bilgileri padişah, bazı vezir ya da sadrazamlara iletir; onlar da işlerine geldiği gibi bilgileri değerlendirirlerdi. Bazı bilgilerle vezirler, paşalar kellelerini ya da ayrıcalıklarını yitirirlerdi.
Kapalı toplumlarda, kazanan yöneticinin sevinci, kaybedenin üzüntüsü kadardır.
İstanbul’un yönetim biçimi 1460’lı yıllardan 1850’lı yıllara kadar köklü değişime uğramaz. Bu durum, Rönesans-Reform-Aydınlanma dönemlerini kapsayan 400 yıl içinde Osmanlı’daki bilgi birikimini gösteriyor.
Tahmin edeceğiniz gibi; kadılar, uzun süre görevde kalamazlardı. Ayak kaydırarak mindere kurulanların, altından minderini çekmeye çalışan çok olur.
Osmanlı’da diğer şehir ve eyaletler nasıl yönetilebilir?
Eksikleri ile birlikte ele alındığında; Osmanlı yönetim sistemi mi, Cumhuriyet yönetimi mi evrensel insani değerlere daha yakındır?
Baskı, kaba güçle; ikna, bilgi ve beceri ile geçerli olur.
***
Belleğinde evrensel yasalar olmayan insan, toplum ilişkileri dâhil, doğadaki oluşumlar arasında kalıcı ilişki kuramaz.
Descartes, “Tanrı önce yasaları, sonra Evreni yaratır. Evren değişmez yasalarla sevk ve idare edilir” der.
Böylece, doğadaki, nesne ve hareketler belleklerde yasalarla birbirine bağlanır. Eğer Descartes Sistemi yaratılmamış olsaydı; Batıda, toplum yönetimleri dâhil, oluşumlar arasında kalıcı evrensel ilişkiler kurulamazdı. 400 yıldır Batıda Descartes Sistemi öğretilir ve öğrenilir. Ortadoğulu yönetici ve sahiplerinin belleklerinde, 2000’li yıllarda, değişmez doğa yasaları yer almaz.
I-Ortadoğu’da ilkel örf ve gelenekler toplum kurallarıdır.
II-Bazı toplumlara Batıdan ithal edilen toplum yasaları kafaya takılan külahlar gibidir; yiğit liderler, ihtiyaç duyduklarında çıkarıp ayakları altına alırlar.
Cılız kurumlar, sahipler için, “Arpalık” ya da “Arka bahçe” olarak bilinir.
Türkiye’de, Cumhuriyeti, laikliği korumaya kalkanlar anayasayı ayaklar altına almakla işe başlar. Resmi kurumlarda haraç toplayan çeteler, Cumhuriyet ve laikliğin yılmaz bekçileri olur. Niçin?
Doğadaki kalıcı ilişkiler belleklerle görülmez, tanınmaz. Evrensel ölçülerle tanınmayan oluşumlar, basit, yüzeysel tanınır. Yüzeysel tanımalarda rasgele hareket edilir. Kişisel çıkarlar, toplumsal çıkarların önüne çıkar. Toplumsal çıkarlar adına yaygara yapılır.
Osmanlı’da, “Vatan, millet, ordu, bayrak!” bağırtıları yoktu. Vezirler, paşalar, kadılar, hocalar, “Padişahım çok yaşa!” dedi mi, bağırtı görevlerini savmış olurlardı. Keşke günümüzde, kuyruklar için, “Parti padişahı çok yaşa!” yaygarası yeterli olsaydı!
****
Descartes Sistemi, birbirine dik iki ya da üç çizgiden ibaret değil, insan belleğini yöntemli, doğadaki işleyişe uygun tasarılar yapmaya yönlendiren evrensel düzenektir. Bu düzenek sayesinde dış dünya evrensel ölçülerle tanınır.
Descartes yöntemini yabancı olan keyfi yöneticiler:
A-Descartes Sisteminin yaygın olduğu toplumlarda suçlu ya da gülünç durumlara düşerler.
B-Descartes Sistemine yabancı olan toplumlar, keyfi davranan, yiğit yöneticilerin arkasına dizilirler.
Descartes Sistemini anlamayanlar, basit ölçülerle insanları tanımaya çalışanlar ne kadar kâğıt yutarsa yutsun, ne kadar mürekkep yalarsa yalasın; fildişi kulelerde yaşar ya da kalabalıklar arasında boğulurlar. Örneğin, kendisi savaşçısıysa, çalışma ve barıştan yana olan halkı anlayamaz. Halkın savaşa, ölüme koşmamasına şaşırır, çalışma öneren partiye oy vermesini hayretle karşılar.