Haz 23 2007
Kültür, Medeniyet ve Modern Hayat
->
Yazar: Abdurrahman Üzülmez
Tarih Bilim Uzmanı
abdurrahmanuzulmez@gmail.com
Aradan çeyrek asra yaklaşan bir zaman geçmiş. Fakülte’ye başladığım öğretim yılıydı. Dersin isminde “medeniyet” ibaresi geçtiği için olsa gerek, hocamız, “kültür” ve “medeniyet” gibi kavramlara fiilen on haftayı ancak bulan sömestrin neredeyse yarısını ayırıyor. Niye mi? Bunu o günlerde anlamam mümkün değildi elbet. Zamanla Türk aydınlarının Mehmed Akif ve Ziya Gökalp’ten itibaren- hatta bunu Namık Kemal’e kadar geri götürebiliriz- kendileri ve kimliklerini, bu kavramlara verdikleri anlamlar çerçevesinde tanımladıklarının farkına vardığımda, bunun nedenini daha iyi kavramaya başladım. Hocamı o günlerde dinlerken hep sanki ‘hadi yeniden göçebeliğe dönelim’ duygusuna kapılmamış öğrencisi yoktur sanırım. Hocamızın bize bol bol anlattığı fikirlerini yansıtan yazılarını topladığı kitabını yıllar sonra kitapçı vitrininde gördüğümde -bana geçmişimi hatırlattığından herhalde- doğrusu heyecanlandım. Kitabı hemen satın aldım ve okudum. Vaktiyle ders dinlerken edindiğim izlenimde yanılmamıştım. Sayın hocam ‘medeniyet’i (civilisation) ‘batılılaşma’ ile özdeşleştiriyor; Osmanlı İmparatorluğu’nda III. Selim (1789–1807)’den itibaren yürütülen reformcu çabaları küçümsüyor, hatta adeta bütün kötülüklerin kaynağı olarak görüyordu. “Medeniyet” karşıtlığına paralel olarak (medeniyet, Arapça şehir anlamına gelen “medine” sözcüğüyle aynı köktendir.) “göçer-evlilik” dediği göçebeliğe övgü düzüyor, ayrıca “müsadere”yi- hazine adına özel mülkiyete ait mülk veya servetlere el konulmasını- bile olumladığı özellikle dikkat çekiyordu. (Tuncer Baykara, Osmanlılarda Medeniyet Kavramı ve XIX. Yüzyıla Dair Araştırmalar, İzmir,1992, Akademi Kitabevi)
Yukarıda kültür ve medeniyet kavramlarının niçin bu kadar önemsendiğini zamanla anladığımı ifade ettim. Zira XIX ve XX. yüzyıllarda Türkçe yazında imparatorluğun (ve toplumun) varlığını idame ettirip ettiremeyeceği konusunda endişelerin dile getirildiğinin bol örnekleri vardır. Bu çerçevede Batı’ya karşı nasıl bir tutum takınılacağı ve nasıl bir reform çizgisi takip edileceği hayati bir önem taşıyordu. Ziya Gökalp, bu ikilemi, hars (kültür) ve medeniyet kavramlarını birbirinden ayırarak çözmeye çalıştı. Ona göre hars, bir toplumun manevi yönünü, medeniyet ise maddi yönünü ifade ediyordu. Bu harsın milli, medeniyetin ise evrensel olduğunu kabul etmek demekti. Böylece Batı’dan maddi olarak vasıflandırılan her şeyin evrensel kıymeti olduğundan alınabileceği, bunun bir kültür değişmesi getirmeyeceği sonucu ortaya çıkıyordu. Burada kültür değişmesinden kasıt, toplumun gene kendi olarak kalması, bazılarının sevdiği tabirle söylersek, ‘özünü kaybedip etmemesi’ sorunsalıyla ilgilidir. Zira bazı aydınlar Batılılaşmanın toplumu köklerinden koparıp bütünüyle değiştireceği endişesini taşıyorlardı. Gökalp’in formülasyonu bu endişeleri ortadan kaldırıyordu. Aslında sadece Gökalp değil, mesela Mehmet Akif gibi İslamcılar da Batı’dan bilim ve teknolojisinin alınmasını, fakat diğer açılardan muhafazakâr bir tutum takınılmasının gerekliliğini ileri sürmüşlerdir.
Bu ve bu meyandaki değerlendirmeler, adeta bir kadavradan bahsedildiği izlenimi vermektedir. Zira insan bedeninin baş, gövde ve kol ve bacaklar olarak ayrı ayrı düşünülmesine benzer bir şekilde, toplumu da maddi ve manevi unsurlarını bir bütün olarak değil de, ayrı ayrı düşünülebileceğini varsaymaktadır. Oysaki ancak kadavraları parçalar halinde inceleyebilirsiniz, canlı organizmaları değil. Benzer şekilde bir toplumun ürettiği ‘bilim ve teknoloji’ ile onun fikir, gelenek, zihniyet veya dini gibi unsurların birbirinden tamamıyla bağımsız ayrı ayrı şeyler olduğu düşünülebilinir mi? Mesela bilimin, tüm toplumsal (ön)yargılardan azade ve -Althusser’den mülhem söylersek- kendiliğinden bir ideolojiden/felsefeden bağımsız olmadığı bugün genel kabul gören bir düşüncedir.
Buraya kadar yazdıklarım iki yıl kadar önce Nihat Genç’in, dile getirdiği bir tezi hatırlattı. “Biz medeniyiz, Batılılar moderndir”.(“Ne Var, Ne Yok”, SKY Türk, 25.12. 2004) Genç’i dinlerken sonra ona cevaben bir yazı kaleme almış, fakat yayınlatamamıştım. Bu vesileyle vaktiyle yazdığım bu yazının bir kısmını -konumuzla ilgisini vesile addederek- aşağıya aktarıyorum.
“Genç’e göre, binlerce yıldır ticaret yollarının güzergâhında olan Türkiye ve Orta Doğu toplumları, gerek bu ve gerekse diğer sebeplerden medenidir. İnsanlar kolayca birbirine karışır, kaynaşır. Nitekim Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine göç eden vatandaşlarımız çoğu kır kökenli olmalarına rağmen, kolayca Almanlar ve diğer Avrupalılarla karışırken, mesela Antalya’ya yerleşen Almanlar, aksine dışa kapalı, cemaatçi bir örgütlenme içine giriyorlar. Batı her şeyi tabakalaştırırken, Türkler bunu engellemişlerdir. Bu bazen birey haklarının (kişisel servetin) ‘sebepsiz’ müsaderesine mal olsa da. Yüzlerce yıl dünyaya kapalı adalarda yaşayan Japonlar da, aynı şekilde cemaatçi ve katı hiyerarşiye dayanan bir kültür yaratmışlardır ki onlar da bugün modern(leşmiş) olmalarına rağmen, hâlâ medenileşmiş değildirler.
“Herhangi birinden duyduğumuzda pekâlâ gülümseyip geçebileceğimiz bu fikirlerin barındırdığı ‘serapa’ yanlışları nasıl düzeltelim? Öncelikle bu fikrin dayandığı tarih bilgisi ve yorumu düpedüz yanlış, hatta çarpıtılmış. Türkler Almanlarla onlara rağmen nasıl kaynaşıyor? Anlamak mümkün değil. Cemaatler halinde yaşam medeniliğe aykırı ise, Osmanlı düzeni ve toplumunu nasıl medeni kabul edebiliriz ki? “Millet sistemi” ve Osmanlı devletinin yaşattığı sistem, toplumu cemaatler halinde, haliyle birbirinden göreli yalıtılmış yaşamaya mecbur ediyordu. Bu kapalı cemaatçi sistemin XIX. yüzyılda yıkılış sürecine girmesi ‘batılılaşma’(modernleşme) tarihinin sonucu olması, Genç’in iddiasıyla birlikte düşünüldüğünde, ironik bir durum yarattığı açıktır. Toplumsal “tabakalaşma”nın (sınıflaşmanın) da doğrudan medeniliğin dışında olmakla bir ilgisi yoktur; hatta sınıflaşma pekâlâ medeniyetin de göstergelerinden biri olarak kabul edilir. Böyle olmasaydı geleneksel (sanayi öncesi) toplumların hepsini, aynı şekilde ‘medeniyet öncesi’ saymamız gerekirdi. Bunun yanlışlığını izah etmeye gerek yoktur sanırım. Kısacası ‘medeniyet’(medenilik) ve ‘modern’ kavramları nötr içeriğe sahip olduğu gibi, birbirlerinin karşıtı olarak tanımlanmaları da doğru bir yaklaşım değildir. Diğer taraftan bugün bile müsadere gibi uygulamaların mazur görülmesi, hatta olumlanması, hazin bir durumdur.
“‘Beni rahatsız eden bu kavramların yerli yerinde kullanılmaması mı?’ sorusunu sorduğumda ise, asıl önemli ‘sorunsal’la karşılaşıyoruz. Genç, bu yargısıyla keskin bir dil ve siyah-beyaz bir mantık içersinde, dünyayı “bizler” ve “onlar” olarak kategorize ediyor. “Biz medeniyiz, onlar modern”. Sorunların ‘Doğu-Batı sorunsalı’na sıkıştırılarak ve iki kavramın birbirlerinin tam zıddı olduğunu varsayarak tartışılması, nüansları ve gri bölgeleri tamamıyla yok sayan, toplumların homojen (yeknesak) bir bütün olduğu varsayımına dayanan yaklaşımlar ne kadar doğru? “Biz” ve “onlar” arasındaki farklılıkların keskin hatlarla gösterilmesi düpedüz yanlış olduğu gibi, “farklar”ın daha önemli olduğu vurgusundan da kaçınılmalı; bunun ‘sadece felsefi bir tercih olarak ve insani olduğu için değil, tarihin bize sunduğu bilgiler muvacehesince de tercihe (daha) şayan’ olduğu unutulmamalıdır”.
Bunların dışında ayrıca belirtmeliyim ki, Alman toplumunun diğerleriyle kaynaşamamasıyla ilgili bir sorun varsa bu da- en azından kısmen- modernleşmenin doğal bir sonucu olup, sadece Almanlar ve diğer bazı modernleşmiş toplumların değil, mesela bizim de sorunumuzdur. Nitekim vaktiyle Batı Avrupa’ya göç eden vatandaşlarımızın aksine, bugün şehirlerimizde- ve özellikle de mutena semtlerde- aynı apartmanda oturan aileler bile birbirleriyle kaynaşamamakta, bayramlar vesilesiyle dahi birbirleriyle görüş(e)memektedirler. Bu durumun da gösterdiği gibi, aslında insanların birbiriyle kaynaşamaması olarak adlandırılan ‘iletişimsizlik’, modernleşmiş toplumların sorunudur, henüz köylülük aşamasını geçmemiş olan toplumların değil. Dolaysıyla bizim henüz çoğu köy kökenli vatandaşlarımızla, o devirlerde bile sanayileşme ve modernleşme süreçlerinde çok ileride olan toplulukların aynı düzlemde değerlendirilmesi büyük bir hata olarak görülmelidir.