Oca 07 2008

Müslüman Saati

Yayınlayan: admin Tarih: 5:19 am Kategori: Sosyoloji, Tarih

Saat
SAATLER

ABDURRAHMAN ÜZÜLMEZ

“Zaman yönetimi denince akla saatler geldiğine göre yılın son yazısında saatlerden konuşmanın tam zamanıdır.” diyordu Haluk Şahin, “Saat ve Hayatı Kurmak” başlıklı yazısında.(30.12.2007, Radikal) Şahin’in “saat” ile “hayatı kurmak” (zaman tasavvuru) arasında ilgi kurması doğrusu onun yazdıklarından daha farklı şeyler düşünmeme vesile oldu. Şahin son çeyrek asırda Türkiye’de kol saatleriyle ilgili modanın değişimine dikkat çekiyor. Son 15 yıl içinde giderek ucuzlayan elektronik saatlerin ve cep telefonu gibi saati de bildiren aletlerin yaygınlaşmasıyla birlikte, pahalı saat markalarının kullanımdan kalkacağını düşünürken, tam aksinin yaşandığını belirtiyor. Zira bu defa saatin kendisi bir sosyal statü belirtisi haline gelmiştir. Şahin kendisini yanılgıya sürükleyen ve hesap etmediği hususun bu olduğunu belirtiyor.

Ama ben onun yazısının başlığını görünce Ahmet Hâşim’in “Müslüman Saatleri” adlı nefis denemesi aklıma geldi. Bunun nedenini anlatmayı sonraya bırakarak, bu yazıda Hâşim’in saatten kastının “zamanı ölçen alet değil, fakat bizzat zaman” olduğunu ve ‘alaturka saat’ sisteminden ‘alafranga’ sisteme geçişin ardından kaleme alındığını belirtelim.[Bu arada Nuh Gönültaş (6.06.2008, Bugün) da bu denemenin bir özetini ve bu meseleye başka bir açıdan bakan bir yazı yayınladı.]

“Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden ırktan ve an’aneden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslubuna göre de ‘saat’lerimiz ve ‘gün’lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin ederdi. Madenden sağlam kapaklar altında saklı tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan takribi bir doğrulukla haberdar ederlerdi.(….)

“Yabancı saati alışkanlığından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, çeşitli vakitlerin kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, büyük bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik ‘gün’ tanınmazdı. Işıkta başlayıp ışıkta biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı.”
Bu satırları okuyanlar Haşim’in alafranga saat kullanımının yaygınlaşması karşısında bu sürecin tersine çevrilmesi gerektiğini düşündüğü zannına kapılabilir. Ama öyle değildir, o sadece kaybedilen bir yakınının arkasından ağıtlar yakarak yas tutan, fakat aynı zamanda ‘ölü’nün geri gelmeyeceğini de bilen bir tavır içindedir; yoksa ‘geriye dönüş’ü bir çözüm olarak sunan, kelimenin gerçek anlamıyla bir ‘mürteci’ asla değildir. Tuttuğu yasın sebebini ise devamındaki şu satılardan anlamak mümkündür:
“Müslüman’ın mes’ut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin vak’alarını bu saatlerde ölçtüler. Gerçi astronomi hesaplarına göre bu ‘saat’ iptidaî ve hatalı bir saatti. Fakat bu saat hatıraların kutsî saatiydi.

“Alafranga saatin âdetlerimiz ve işlerimizde kabulü ve alaturka saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkithanelere bırakılmış battal bir ‘eski saat’ haline gelişi, hayata bakış tarzımız üzerinde korkunç bir tesire sahip olmamış değildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş, kayıtsız dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı bozup onu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir hale getirdiler.
“Yeni ‘ölçü’ bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda altüst ederek, eski ‘gün’ün bütün sedlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte yeni bir ‘gün’ meydana getirdi. Bu, Müslüman’ın eski mes’ut günü değil, sarhoşları, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştıracak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve nihayetsiz günüydü.

“Unutulan eski saatler içinde eksikliği en çok hasretle hatırlanan saat akşamın on ikisidir. Artık ‘on iki’, solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı, müezzinin Müslümanlara hitap ettiği, sokakların lâcivert bir sisle kapandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenden çıkıp uçtuğu o tesirli ve titrek saat değildir. Akşam telâkkisinden koparak kâh öğlenin hararetinde ve kâh gece yarılarının karanlığında mevcut olmayan bir zamanı bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır.”
“Yeni saat”, sadece akşamın değil, “…Müslüman için rüyasız bir uykunun sonu ve yıkanma, ibadet, neş’e ve ümidin başlangıcı” olan “fecir”in anlamını da değiştirmiştir. “Birçoklarımız için fecir, artık gecedir”. Ve Hâşim sözünü şöyle bağlıyor: “Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.”
Ahmet Hâşim, görüldüğü gibi ‘gün telâkkisi’ndeki değişim üzerinden zamanı ve zaman kavramını algılayıştaki değişimin muhtevası üzerinde duruyor. Söz konusu değişimden hüzünle bahseden Hâşim’in satırlarına sızan hüznün sadece nostaljiden kaynaklanıyor değildir. “[Yeni gün] Müslüman’ın eski mes’ut günü değil, sarhoşları, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştıracak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve nihayetsiz günüydü.” cümlesine dikkat edenler bunun aynı zamanda, mevcut yönelişi kaçınılmaz bulsa da, kapitalizmin “vakit nakittir” felsefesi ve insanı “mümkün olduğu kadar fazla çalışacak köleler” olarak gören zihniyete itiraz içerdiği de gözden kaçırılmamalıdır.

Şunu da belirtelim ki Hâşim’in bahsettiği “eski gün telâkkisi” aslında seksen yıl önce tarihe karışmadı. Bugün de söz konusu gün telâkkisine uygun yaşayan ebeveynlerin büyüttüğü insanlar/bireyler vardır. Bu aynı zamanda Türkiye toplumunun, tarım toplumu olmaktan kurtulamadığının göstergesi. Ben ve benim gibi Anadolu’nun köy veya kasabalarında büyüyen çocuklar, “Müslüman Saati”nde anlatılan ‘gün telâkkisi’ne göre yaşayan ailelerin çocuklarıdır genellikle. Gerçi çevremizdeki birçok insan okuma yazma dahi bilmez, alaturka veya alafranga sisteme ayarlı kol saati kullanmazlardı. Fakat ‘gün’ü algılayışları tamamen alaturkaydı. Diğer taraftan nadir de olsa ben saatini akşam ezanına göre ayarlayan ihtiyarlar da gördüm çocukluğumda. Bundan dolayı mıdır nedir söz konusu yazıyı her okuyuşumda Hâşim’in yerine kendimi koymakta hiç zorlanmam.

Ama bu durum günümüzde değişti. Günümüzde lafını gelişi güzel kullanıyorum. Aslında bu değişim daha çok son çeyrek yüzyılın eseri. Öğretmenlik yaptığım yıllarda dikkatimi çeken hususlardan biri de bu olmuştu. Lise çağındaki gençlerin nerdeyse hepsi bahsi geçen ‘gün telâkkisi’nden bihaber olduklarından, alaturka ve alafranga saat arasındaki farkı bir türlü anlayamıyorlardı. Günün(zamanın) başka türlü de ölçülebileceği ve yaşamı algılama ve yaşam ritminin buna bağlı olarak değişebileceğini düşünemiyorlardı. Saat deyince sadece ‘zamanı ölçen alet’ geliyordu akıllarına, başka bir şey değil. Zamanla anladım ki benzer koşullarda doğup büyümüşler dâhil, benim kuşağımdan sonraki kuşaklar alaturka günü, bir başka deyişle güneşin batışını “gün kavuştu” diyerek günün bitişi olarak algılayan, türbe ve mezarlık ziyaretleri yapılan, yasin okunan Perşembe akşamlarına “Cuma akşamı” denilen günleri bilen kuşak, sadece benim gibi yaşı en az kırka ulaşmış gençler ve daha yaşlı olanlarmış meğer. Tabi istisnalar hariç.

Yorumunuzu Yollayın