Eki 02 2007
Osmanlı Yönetimi
->
Yazan: Nurettin Değirmenci
Elk. Yük. Müh.
İstanbul’un fethinden 1840’lı kadar kısım özet olarak verilmiştir.
Osmanlı’da, modern devleti oluşturan kurumlardan hiçbirisi yoktu. Çünkü: Osmanlı’da modern kurumları yaratan yasalar bilinmiyordu. Osmanlı’da, ilkel sözlü geleneklere uygun basit ve birbirinden kopuk kurumlar vardı. Başta güçlü padişah bulunuyordu. Padişahın bulunduğu Saray yönetim merkeziydi. Osmanlı’da, yaygın kurumlar yok, Saray Teşkilatı vardı. Günümüz ilkel Arap devletçiklerini ya da bazı Afrika toplumlarını inceleyerek, Padişah, Osmanlı ve Osmanlı Saray Teşkilatı hakkında bazı yargılara varabiliriz. Bu konuda oldukça dikkatli olmak gerekir.
1-Başta padişahlar olmak üzere Osmanlı yöneticileri belleklerinde ve dış dünyada evrensel yasalara ve kurumlara yabancıydılar. Buna karşın, günümüz ilkel Arap ve Afrika yöneticileri ikiyüzlü davranıyorlar; Batıda batılı, kendi toplumlarında ilkel oluyorlar.
2-Osmanlı döneminde Avrupa’da karmaşık yönetimler vardı. Asya ve Afrika’da göçebe toplumlar yaşıyordu. Yani: Osmanlı’ya dış etkiler sınırlıydı. Afrika ve Arap devletçiklerine oldukça güçlü dış etkiler vardır. Günümüzde kapalı yönetimler, aldıkları sıkı tedbirlere karşın dış etkilere karşı kendilerini koruyamıyorlar. Kahrolası yenilikler toplumlarına ulaşıyor.
3-Osmanlı’da bilgi, beceri, araç-gereç miktarı kısıtlı; bu nedenle, üretim çeşit ve miktarı sınırlıydı. Toplumlarda sınırlı ürün ayrıcalık ihtiyacını yaratır. Osmanlı ve günümüz ilkel toplumlarında ayrıcalıklar, kaba güç ve “Kutsallık” kisvesi ile sürdürülür.
4-Osmanlı dönemlerinde bazı evrensel kavramlar belleklerde yoktu. Günümüz ilkel yönetimleri belleklerini insani değerlere kapatıyorlar.
Günümüz Arap ve bazı Afrika devletçikleri:
A-Üretim ile ilgili bilgi, beceri, araç-gereçlere ihtiyaç duymuyorlar.
B-Lüks nesneleri tüketmek için her türlü rezilliği sergiliyorlar. Ayrıcalık edinme konusunda 1000 yıl önceki atalarından geri kalmıyorlar. Hatta onları geride bırakıyorlar.
C-Kasıtlı olarak evrensel kavramlardan ve davranışlarda uzak duruyorlar. İkiyüzlü yaşamı kutsal kabul edip, kendileri için vazgeçilmez kabul ediyorlar.
1840’lı yıllara kadar Osmanlı’da:
1-Padişah, Saray ve Saray Teşkilatı vardı.
2-Osmanlı’da değişik diller konuşan farklı etnik, din, mezhebe bağlı çoğunluğu göçebe olan topluluklar yaşardı. Göçebe topluluklar sözlü kurallarla yönetilir.
A-Osmanlı’da resmi dil yoktu. Saray’da Osmanlı’ca konuşulur ve yazılırdı. Saray görevlileri, çoğunlukla, Saray için yönetici yetiştiren Enderun mezunlarıydı. Enderun, süre içinde gelişme ve ilerleme gösteremeyen bir medreseydi. Çoğunlukla Müslüman olmayanların çocukları alınıp Saray görevlisi olarak yetiştirilirdi. Denebilir ki, Osmanlı’nın gelişme yıllarında, Enderun hocaları, sonraki yıllardaki hocalardan daha bilgiliydi.
B-Osmanlı Saray Teşkilatı, Saray üyeleri içindi. Saray Teşkilatı yazılı yasalar üzerine değil, sözlü örf ve gelenekler üzerine kuruluydu. Bu nedenle, ihtiyaca göre her padişah ile birlikte köklü değişimlere uğrardı. Saray Teşkilatında sözlü emirler çoğunlukta, yazılı emirler belli konularla sınırlıydı. Bu nedenle oluşumlar arasında bağlar bilinmiyordu. Bütün oluşumlar birbirinden kopuk kabul ediliyordu.
Osmanlı’da yasalar olmadığı için kurumlar yoktu. Örneğin, vergi yasalarla tespit edilir. Osmanlı’da vergi yerine, bütün Müslüman toplumlarda olduğu gibi, haraç vardı. Haraç kaba güç ile toplanır.
—Yoksullar yılda birkaç defa değişik zorbalara haraç ödemek zorunda kalıyordu. Bu nedenle, fakirler, dağ başlarında, ormanların derinliklerinde, “Kuş uçmaz, kervan geçmez” yerlerde yaşamak zorunda kalırlar. Anadolu’daki bazı köyler ve yerleşim birimleri bu konuda bizlere yeterli ipuçları verir.
—Zorbalar haraç vermez, toplar.
Osmanlı Sarayına haraç ödeyen geniş toprakların yönetimi şöyleydi:
Osmanlı’da eyaletler vardı. Eyaletler kabaca iki kümeye ayrılırdı:
1-Haracını doğrudan ödeyenler; bunlara, “Salyaneli Eyaletler” adı verilirdi. Bunlar: Mısır, Trablus-Şam, Halep, Bağdat, Basra, Musul, Trablus-garp, Bingazi, Hicaz, Yemen, Rakka, Habeş, Lahsa Beylerbeylikleriydi.
Salyaneli eyaletlerin haraçlarını toplama işini tüccarlar ya da Saray’a yakın ayrıcalıklı kişiler satın alırdı. Saray’a belli para ödeyen tüccarlar, haraçları toplama hakkını edinirlerdi. Tüccarlar, eyalet yöneticileri ile işbirliği yapar ve haraç toplarlardı. Haraç toplayanlara, “İltizam” denirdi. Vezirlerin ilk ve en önemli görevleri iltizamları korumaktı.
2-Haracını dolaylı ödeyen eyaletler vardı; bunlara, “Salyanesiz Eyaletler” adı verilirdi. Bunlar: Anadolu, Rumeli, Karaman, Rum, Trabzon, Diyar-ı Bekr, Dulkadir, Cezayir, Kars, Erzurum, Cezair-i Bahr Sefid, Bosna, Budin, Van, Kıbrıs, Tunus, Şehr-i Zor, Çıldır, Kefe, Özü beylerbeylikleriydi. Bunlarda has, zeamet ve tımar toprak düzenlemeleri vardı. Toprak düzenlemeleri sonucu, bu bölgelerde resmi çeteler yaşardı. Resmi çete başları yiğit besler, çevreye dehşet salar ve padişah çağırdığında savaşa koşarlardı.
Çete başları, kazanma olasılığı varsa savaşlara koşarlardı; aksi durumda ortadan sıvışırlardı. Zavallı insanları yağmalamaları sürekliydi. Çete başları, köşk, saray, köprü, yol ve diğer kalıcı tesisler yaptırmaktan uzak durulardı. Böylesi kavramlar belleklerinde yoktu. Her türlü bilgi ve sanat etkinliklerine yabancıydılar.
Eyaletlerde, Saray’a bağlı:
I-Yönetici olurdu; buna, “Mutasarrıf” adı verilirdi. Mutasarrıflara, “Vezir” denirdi. Tanzimat’tan sonra, vezirler, “Paşa” oluverdi.
Osmanlı’da sınırlı sayıda eyalet, sınırsız vezir, kadı, naip vardı. Bu nedenle, vezirler, kadılar, naipler görevlerinde altı aydan uzun süre kalamazlardı. Niçin?
1-Uzun süre görevde kalan vezir aşırı zengin olup, Padişah ve Saray için tehlike yaratırdı.
2-Saray’da vezir ve kadıları koruyan ve kollayan kocaman vezirler sık değişime uğrardı. Saray’daki vezirler değişince, kuyrukları değişime uğrardı.
3-Görev bekleyen vezirler, kadılar, görevde olanları karalamak, görevlerine son verdirmek için her türlü kirli ve çirkin yolu denerlerdi.
Sonuçta: Vezir, kadı, naip kısa sürede çıkınlarını ve küplerini doldurmak, günümüz ifadeleriyle, “Köşe dönmek” zorundaydılar.
Vezirler, bilgilerine ve becerilerine göre değil, ayrıcalık esasına göre göreve getirilirlerdi. Osmanlı’nın gelişme yıllarında vezirlerin Enderun’dan mezun olmaları kuraldı. Sonradan bu kural işlemez oldu. Çoğunluk vezirler sadece Kuran okumasını bilirlerdi. Yazma bilmezlerdi. Zaten yazıya ihtiyaç yoktu. Saray’da kendilerini kollayan ve koruyan, padişahlara yakın büyükleri vardı. Vezirler, padişah ve Saray’dan ziyade kendilerini kollayan ve koruyanlara topladıkları haraçlardan pay gönderirlerdi.
1840’lı yıllara kadar vezirler, toplanan haraçları kendileri Saray’a gönderirdi. 1840’lı yıllardan sonra, haraçları teslim alan görevliler ortaya çıktı. Çünkü: Vezirler, haraçların büyük kısmını kendilerine ayırıyorlardı. Haraçları teslim alanlar defterlere yazıyorlardı. Bunlara, “Defterdar” adı verildi.
II-Eyaletlerde kadı olurdu. Kadı, davaları, aldığı haraç ile orantılı sonuca bağlardı. Kadılar, Saray üyelerine ve yerel zorbalara dokunamazlardı. Kadıların yardımcıları vardı; bunlara, “Naip” denirdi. Bazı naipler haraç toplama açısından kadılardan daha becerikliydiler; hem küplerini, hem çıkınlarını kısa sürede doldururlardı. Kadılar ve naipler topladıkları haraçları vezirler ve yerel zorbalarla paylaşmak zorundaydılar. Aksi durumda, kadılar, haraçları ile birlikte kellelerini kaybederlerdi.
III-Eyaletlerde Saray’a bağlı Yeniçeriler olurdu. Yeniçeriler, düzenli sağlamakla görevli değillerdi. Daha çok, padişah ve Saray çıkarlarını, kadı-naip ile vezirleri korumakla yükümlüydüler. Haracını ödemeyenlere gereken dersi vezir ve kadı emri ile Yeniçeriler verirdi. Yeniçeriler kendi adlarına küçük çaplı soygunlar yaparlardı.
Yeniçeriler, “Esame” denilen maaş kimliklerine sahiptiler. Esameler alınıp satılırdı. Yeniçeriler esamelerini vezirlere satarlardı.
A-Satmayanların elinden zorla alınırdı.
B-Satmak istemeyenler Saray’daki görevli vezirden maaş alamazlardı.
Esame toplayan vezirler İstanbul’da rahat yaşarlardı.
IV-Eyaletlerde, vezir, kadı, naip hakkında Saray’a bilgi taşıyan gizli muhbirler olurdu.
Salyaneli eyaletlerde başka bir idari kuruluş yoktu. Vezirler, güçleri oranında, iltizamları korur; onlar da topladıkları haraçlardan vezir, kadı, naip, Yeniçerilere pay verirlerdi.
Salyaneli eyaletleri yerel zorbalar yönetir ve güçleri oranında haraç toplarlardı. Padişah ve Saray yerel zorbaların gönderdikleri hediyelere dikkat ederdi. Zorbalar, sahip oldukları çetelerle kulları asar, keser, diğer zorbalarla kavga ederlerdi. Eğer kazanma olasılığı varsa; zorbalar, çetelerinden bir miktarını savaşlara gönderirlerdi. Savaşlarda kazanma olasılığı azalınca; zorbalar, savaşlardan uzak durmaya başladılar.
Eyaletlerde:
Vezirler, zorbalar, kadılar, zenginler kendi öte dünyaları için Kuran kursları açarlardı. Bunlara, “Medrese” adı verilirdi.
Bazı medreselerde:
İlmi sarf (gramer), ilmi mantık, ilmi kelam, ilmi edep, ilmi beyan (konuşma), yıldız ilmi (müneccimlik) öğretilirdi. Medreselerde dersler sözlü yapılırdı. Kâğıt, kalem, mürekkep bilinmezdi. Bu nedenle, medrese âlimleri Kuran okumayı bilir ama yazmayı becermezlerdi.
Bütün bilgilerimizin kaynağı deneydir. Deney olmadan yazı becerisi nasıl gelişebilir?
Eyalet sayısı Osmanlı’nın toprak kazançları ve kaybetmeleri ile devamlı değişme göstermiştir. Örneğin 1520de sadece 6 tane eyalet ve beylerbeylik varken, Kanuni Sultan Süleyman devrinde eyalet ve beylerbeylik sayısı 16 olmuştur. Ayrıca ihtiyaca göre bir padişah zamanında bile eyalet sayısı ve konumu değişme uğrayabiliyordu. Örneğin Kanuni zamanında 1520de Mohaç Meydan Savaşı sonucu ele geçirilen Macaristan’ın çok büyük bir kısmı önce bağımlı iç özerk bir krallık halinde idare edilmiştir. Sonradan eyalet yapılmıştır.
Salyanesiz eyaletlerde sancaklar olurdu. Sancaklarda mutasarrıf yerine çoğunlukla mütesellimler görev yapardı. Mütesellimler Saray’a bağlıydılar.
Mutasarrıf, diğer görevlerinden dolayı veya başka bir sebeple sancağa gelemeyecekse, kapı kethüdası arzıyla yanında bulunan güvendiği adamlardan veya dışarıdan ismini verdiği bir kişinin sancağa mütesellim tayin edilmesini talep ederdi. Tayin edilen mütesellimin kendi adına sancağı yönetip, haraçları toplamasını padişahtan talep ederdi. Genellikle, mutasarrıfın bu isteği kabul edilerek, kadı ve naiplere hitaben yazılan bir fermanla, ek görevi bulunan mutasarrıfın sancağa gelemeyeceği ve yerine tayin ettiği mütesellimin işleri yürütüp, haraçları toplayacağı bildirilirdi.
Kendisinin veya mütesellimin atanması kesinleşen mutasarrıf, sancakta bulunan kadı, naip, zabitan, iş erleri ile ahaliye hitaben bir buyruldu yayınlayarak, kendisinin sancağın mutasarrıfı olduğunu, yerine bir vekil tayin ettiğini belirterek emirlere uyulmasını, sancak işlerinin aksatılmamasını isterdi.
Daha önceden yazdığımız gibi mutasarrıflar, kadılar, mütesellimler, naipler uzun süre görev yapamazlardı. Saray bünyesinde çevrilen dolaplar, entrikalar, vezirler ve kadılar hakkında şikâyetler görev sürelerinin kısa olmasının başlıca nedenleriydi.
Mutasarrıflar çağrıldıkları zaman, emrindeki kapı halkı ile beraber savaşa gitmek zorunda idiler. Mukataaların (Hafızların) denetimi ve iltizam işleriyle doğrudan ilgileniyorlardı. Ayrıca şehirde bulunan bazı dini ve sosyal yapıların ihtiyaçlarının karşılanması görevleriydi. Osmanlı’daki sancak sayıları belli değildi. Salyanesiz eyaletlerde ihtiyaca göre sancaklar oluşturuluyordu. Özellikle padişaha yakın, Saray’da güçlü tanıdıkları olan vezirler birkaç sancakta birden görev yapardı.
Mutasarrıf, mütesellim, kadı, naip, Yeniçeri sözde Müslüman olamayanlara dokunmazlardı. Gerçekte güçlü olmayan, çalışıp üreten zavallıların canına okurlardı. Onlar da ek haraç vererek yaşamlarını sürdürürlerdi.
Eyaletlerin dışında Osmanlı’da bağımlı iç özerk bölgeler vardı.
Bağımlı iç özerk bölgeler: Bu eyaletler doğrudan Osmanlı Sarayına bağlı olmayıp belirli bir yıllık haraç ödemesi yapmak ve idarecilerinin Osmanlı Sarayı tarafından onaylanmaları gerekiyordu. Eflak, Buğdan, Transilvanya, Ragusa, Gürcistan, Çerkezistan, Kazak, Kırım Hanlığı, Mekke Şerifliği, Gilan Hanlığı, Şirvan Hanlığı, sonradan Tunus, Trablus-garp, Cezayir idi.
Doğu Anadolu’nun bazı bölgelerinde veraset yolu ile tayin edilen kabile başkanlarının sancak beyi olarak idare ettikleri sancaklar bulunmakta idi. Bunlara, “Kürt hükümeti” sancağı adi verilmekte idi. “Kürt hükümeti” sancaklarında bütün vergi gelirler sancak beyinindi. Verasetle iş başına gelen sancak beyi Saray’a belirli sayıda sipahi sağlamak zorundaydı.
Vezirler evrensel bilgilerden yoksun cahil kullardı. Her türlü yeniliğe bellekleri kapalıydı. Örneğin, 1540 yıllarındaki bir vezir ile 1840 yıllarındaki vezirin bilgisi arasında fark bilinmezdi. Bilgi ve beceri birikimi olmayınca, yönetimde değişiklik, ilerleme, gelişme olmamıyordu. Ortalama, 1540 yıllarındaki Osmanlı’daki bilgi, beceri, araç-gereç, ürün miktarı ile 1840 yılları arasında fark bilinmez.
Osmanlı’da çoğunluk vezir ile çete başı arasında fark olmazdı. Niçin?
Hem vezir, hem çete başı kural bilmez ve tanımazlardı. Kural olmayan yerde zorbalar arasında fark olmaz.
Vezirler çoğunlukla haraç toplama ve toplanan haraçların paylaşımı konusunda diğer vezirlerle mücadele ederlerdi. Bu durumda, vezirlerden biri eşkıya kabul edilirdi. Bazen birbirine yakın bölgelerde ikiden fazla vezir savaşa tutuşurlardı. Padişah, kendisine bol haraç yollayana dua, diğerine beddua ederdi.
Vezirler çoğunlukla yerel zorbalardan çekinirlerdi. Çünkü:
I-Yerel zorbaların elinde daha fazla silahlı çete olurdu.
II-Yerel zorbalar çevre koşullarını vezirlerden daha iyi bilirlerdi.
Bu koşullarda, yerel zorbalar ile vezirler el ele verip zavallı insanları soyup soğana çevirirlerdi. Bu yönetime, “Kutsal Osmanlı Yönetimi” adı verilir.
Yapılacak işin miktarını küçümsemek, abartılı söylemekten daha tehlikelidir.
Osmanlı’da eyaletlerde görevli vezirler:
*Vezirler insanlarının bilgili, becerili olması ile ilgilenmezlerdi. Onların çalışıp üretmesi için değil, savaşıp ölmeleri için kısmen çaba harcarlardı.
*Geniş toprakların verimli hale getirilmesi, işletilmesi vezirlerin görevi değildi.
*Üretimin tüketimi karşılamadığı bütün toplumlarda kavga, kargaşa kaçınılmaz olur. Onlarca, yüzlerce eşkıya ortaya çıkar. Eyaletlerde sayısız eşkıya yaşardı. Güçlü kişilerden destek alamayan eşkıyalar bulundukları bölgeleri terk etmek zorunda kalırlar. Osmanlı eyaletlerinde eşkıyalar vezirlerden ve yerel zorbalardan destek alırlardı. Eşkıyalar, köylüleri, göçebeleri, tüccarları soyar ve onlara yaşamı çekilmez yaparlardı. Çoğunluk vezirler eşkıya beslerdi.
Eşkıyalar genç kadınları, kızları kaçırırlardı. Ara sıra güzel kadınlar vezirlerin haremlerine hediye edilirdi. Benzer hediyeleri kadılar ve naipler severek kabul ederlerdi. Kısaca: Eyaletlerde kimsenin can, mal ve aile güvenliği yoktu. Bu nedenle, Osmanlı’da, birey yaşamı söz konusu olamazdı. Herkes, can ve mal güvenliği için kabilesine ve liderine sıkı sıkıya sarılmak zorundaydı.
*Geniş vakıf arazileri ile kimse ilgilenmezdi. Kadılar ve naipler çalışmadan uzak dururlardı. Hocalar çalışmaya yabancıydı.
*Doğal felaketlerin olduğu yıllarda, salgınlarda, insanlar toplu halde ölürdü. Salgınlara karşı vezir ve kadılar dua eder, kendilerini şehirlerin dışına atarlardı.
Ölenleri toplama, gömme, hastalara yardım etme sıradan insanların görevleriydi.
*Vezirler şehirlere yapacak hizmetleri bilemezlerdi. İnsanlar atalarından miras aldıkları becerilerini sürdürmeye ve çocuklarına aktarmaya çalışırlardı. Gelişme ve ilerleme bilinmezdi. Başta padişahlar olmak üzere Osmanlı Sarayı yöneticileri, aileler, kabileler varlıklarını sürdürmek için çaba harcarlardı. Gelişme, ilerleme, yenilik bilinmezdi.
*Vezirler insanların güvenlikleri ile ilgilenmezlerdi. Herkes, kendi güvenliğini temin eder, kabile ve yakınları ile dayanışma içinde olur, geceleri, soygunculara ve hırsızlara karşı kapılarını sıkı sıkıya kapatırdı. Kimse dışarı çıkamazdı.
Soygunculara engel olmak için evler iç içe yapılırdı. Bu durumda, yangınlar, bütün bir mahalleyi yok ederdi. Bazı yangılar kasıtlı olarak çıkarılırdı. Yangın çıkaranlar, “Yangını söndürme” bahanesi ile yağma ve talana koşarlardı. Tıpkı, günümüzde Irak’ta patlamalardan sonra yağma ve talana koşan Iraklı yiğitler gibi davranırlardı.
Vezirler yangın, yağma, talan, hırsızlık, insanların güvenliği ile ilgilenmezlerdi. Sadece haraç toplatır, küplerini doldurmaya çalışır ve İstanbul’a sağ-salim varmak için dua ederlerdi.
*Çoğunluk vezirler, görevli gittikleri eyaletlerdeki insanlar ile konuşamazlardı. Çünkü: Dillerini bilmezlerdi. Zaten konuşma ihtiyaçları olmazdı. İnsanların çıkarları ile vezirlerin çıkarları taban tabana zıttı. Bu koşullarda neler konuşabilirlerdi?
*Osmanlı’da eyaletler arası iletişim yok; yol yapmak, köprü inşa etmek, şehirlere su getirmek, kanalizasyon hizmetlerini vezirler, kadılar, naipler bilmezdi. Gerçekte, bütün Müslüman toplumlarda ortak tesis bilinmez. Çünkü: Belleklerde ortak yaşam kavramları yoktur. Örneğin, Anadolu’da Selçuklulardan kalan yapıtlar, Osmanlı’dan kalan eserlerden fazladır.
*Osmanlı eyaletlerinde görevli kadılar çoğunlukla vezirlerden daha ilkel ve geriydiler. Örneğin, 1000 yılında Anadolu’da yaşayan bir kadı ile 2000 yılında Pakistan’da yaşayan kadı arasında bilgi ve beceri açısından yazmaya değer bir fark bilinmez.