Eki 09 2007

Osmanlı Yönetimi - II -

Yayınlayan: admin Tarih: 12:47 am Kategori: Tarih

Osmanlı Haritası Yazan: Nurettin Değirmenci
Elk. Yük. Müh.
Osmanlı’da yaşayanların çoğunluğu göçebeydi. 1800’lü yıllardan sonra padişah, Saray ve Sarayda yaşayanların güvenliği için bu durumum değişmesi ihtiyaç haline geldi.
1-Padişah, Saray için savaşacak ucuz düzenli askere,
2-Silah satın almak için paraya ihtiyaç vardı.
Bu iki nedenle, Osmanlı’da yeni kurallara ihtiyaç belirdi.
Yeterli para ve asker için basit örf ve gelenekler yeterli olmuyordu. Bu nedenle, Padişah ve Saray yöneticileri, II. Mahmut döneminden sonra Batıdan yasalar ve kurallar ithal etmeye başladılar.
A-Asırlardır devam eden alışkanlıklar sonucu İthal edilen kurallara ve yaratacağı kurumlara şiddetli tepkiler ortaya çıktı.
B-Padişah ve kuyrukları istemeyerek yeni kural ve kurumlara ihtiyaç duyuyorlardı.
C-Dış etkiler küçümsenmeyecek kadar şiddetliydi.

Günümüzde, Suudi Arabistan, Libya, Katar, Kuveyt liderleri saltanatlarını devam ettirmek için dış baskılarla yönetimlerinde yenilikler yaparlar. Yeniliklerden kullar da nasibini alır.
I-Kulların durumundaki değişimlere bakanlar, “Yenilikler kullar için yapıldı” derler.
II-Lider ve saraylarına bakanlar, “Yenilikler yönetenler için yapıldı” diyebilirler.
Gerçekte, doğadaki bütün oluşumlar doğa yasaları ile birbirine bağlıdır. Bu nedenle, her iki kesimin dediğinde doğruluk vardır. Önemli olan yeniliklerin neden olduğu değişimleri evrensel ölçülerle tanımlayabilmektir.
Osmanlı’daki 1840’lı yıllardan sonraki değişimleri evrensel ölçülerle tanımlamak gerekir.

Fransız İhtilali’nden sonra Avrupa’da ulus-devletler ortaya çıkar. Yasalar kurumları yaratır. Ulus-devletler yasaların ürünüdür; başlarında bilge yöneticilerin olduğu ölçülü kurumlarla yönetilir. Yasama, yürütme, yargı ve her adımda denetleme ulus-devletlerin yönetim felsefesidir. Bu yönetim felsefesinde yönetenler ve yönetilenler üzerlerine düşen görevleri yapar, sorumluluklarına sahip olurlar.
Osmanlı yöneticilerinden bazıları ulus-devletlerde gördüğü:
I-Zorunlu askerlik,
II-Herkesin gücüne göre yasalarla vergi ödemesini çabucak benimsediler.
Kuşkusuz ayrıcalıklarla dürtülen bir toplumda, evrensel ölçülere uygun zorunlu askerlik hizmeti ve vergi toplama olamazdı.
Osmanlı yöneticileri zorunlu askerlikle işe başladılar.
1-Sultan ve Saray’a uzak eyaletlerde yaşayanlar zorunlu askerlik hizmetinden kurtuluyorlardı.
2-İstanbul’da yaşayanlar ayrıcalıklıydı.
3-Müslüman olmayanlar askere alınamazdı.
4-Göçebeler askerden kaçıyordu.
Bu durumda askerlik yükü Anadolu ve Balkanlar’da yaşayan bazı insanların sırtına bindiriliyordu.
Askerlikte ağır yük, uzun süre ayrılık acısı çekme, yaralanma, ölme ile taşınır.
Osmanlı’da ilk yayımlanan kurallarda zorunlu askerlik süresi 6 yıldı. Sonra çıkarılan kurallarla 6 yıla yeni yükler eklendi.
I-Yeterli yasalar ve işleyen kurumlar;
II-Bilgili sivil yöneticiler, subaylar, astsubaylar olmayınca zorunlu askerlik beklenen sonuçları beraberinde taşıyamadı.
Şimdilerdeki Arap devletçiklerinin işleri oldukça kolaydır. Saltanatları tehdit altındayken ABD yöneticilerine başvurup, “Sarayımı ve haremimi koruyun; buna karşın, faturanızı yazın!” diyorlar. Zavallı Osmanlı padişahları, saltanatlarını korumak için hangi kapıyı çalacaklarını bilemiyorlardı. Fransa, Avusturya-Macaristan, İngiltere, Prusya (Almanya), Rusya arasında sıkışıp kalmışlardı. Üstüne üstlük padişahlar kendilerini tanrıların temsilcisi, sevgili kulları kabul ediyor; Batılı ülkeleri küçümsüyorlardı.
Osmanlı’da, Fatih döneminde, “Fatih Kanunnamesi” hazırlandığı söylenir. Bu kanunname hiçbir padişah tarafından bilinmez ya da benimsenmez. Zaten, Fatih Kanunnamesini hazırlayan bir devşirmeydi.
Sonraki yaklaşık 400 yılda hiçbir yazılı kural çıkarılmaz. Ara sıra fermanlar yayınlanır ama bunlar kısa ömürlü olur.
Tanzimat Fermanı kalıcı bir kuraldır. Bu kuralda, Hıristiyan, Müslüman, Yahudiler arasında kısmi eşitlik düşünülür.
1-İnsanlar eşit değildir. Bu nedenle Tanzimat Fermanı geçerli olamazdı.
2-İnsanlar, örf ve gelenekler karşısında değil, yasalar karşısında eşit olur. Yasalar olmadan eşitlik nasıl sağlanır?
3-Yasalar olmadan evrensel insani değerler olamaz. Evrensel değerler, evrensel yasaların ürünüdür.
Tanzimat Fermanı ile Hıristiyan, Müslüman ve Yahudiler arasındaki bazı ilkel dengesizlikler törpülendi. Örneğin, kadılar Müslüman olmayanların şahitliğini kabul etmezlerdi. Keza, kadılar, para ile şahitlik yapanların ifadelerini geçerli kabul ederlerdi. Tanzimat Fermanı ile ilk defa ilkel davranışlar sorgulanmaya başlandı.
Tanzimat Fermanı sonrası eyaletlerde, “Eyalet Meclisleri” oluşturuldu. Meclislerde Müslüman olamayanlar temsil edilme hakkına kavuştular.
1840’lı yıllardan sonra Sırp, Bulgar liderler bağımsızlık için çaba harcıyorlardı. Osmanlı Yöneticileri, ilkel örf ve gelenekler ile bu toplumları bir arada tutması mümkün değildi.
Tanzimat Fermanı, Osmanlı’da yaşayanları bir arada tutma çabası taşıyordu. Bu çabalar başarıya ulaşamadı. Niçin?
1-Osmanlı’da yaşayan değişik etnik, din, mezhebe bağlı insanları birbirine bağlayacak evrensel yasalar, ölçülü kurumlar ve bilge yöneticiler yoktu.
2-Osmanlı’da değişik dil konuşan insanlar arasında iletişim aracı olacak resmi dil yoktu.
3-Osmanlı’da yeterli miktarda bilgi, beceri, araç-gereç birikimi yoktu. Üretim ile tüketim arasında uçurum vardı.
Günümüzde, ABD’DE, bu koşullar yerine getirildiği için çok sayıda etnik, din, mezhebe bağlı insanlar birlikte mutlu olarak yaşayabiliyorlar.
A-Tanzimat Fermanı, Batılılaşma, evrensel yasalar ve ölçülü kurumlarla tanışma için bir başlangıçtı.
B-Tanzimat Fermanı, ilkel örf ve geleneklere tepeden gösterilen bir tepkiydi.
Tanzimat Fermanı ile eyalet sorumluları olan mutasarrıflar İstanbul’dan gönderilen denetleyiciler ve Eyalet Meclisi üyeleri tarafından denetim altına alınacaktı.
Ferman sonucu:
—Eyaletlerde yerel zorbaların güçleri azaltılamadı. Mutasarrıfları denetlemek amacıyla kurulan Eyalet Meclis üyeleri pek işe yaramadılar. Meclis üyeleri kısa sürede mutasarrıf ve yerel zorbaların kuklası oluverdiler. Pek çok meclis üyesi haraç toplama işini (Mültezimliği) üstlendiler.
—Mutasarrıfları denetlemek için İstanbul’dan gelen denetleyiciler kısa sürede etkisiz hale getirildiler. Mutasarrıf ve yerel zorbalar denetleyicileri saf dışı bırakıp eski alışkanlıklarına devam ettiler.
Hıristiyan ve Yahudi Meclis üyeleri farklı davranmadılar; onlar, mutasarrıf ve yerel zorbaların maaşlı oyuncakları oluverdiler.
—Mutasarrıf ve mütesellimler düzensiz ve adaletsiz haraç toplamaya devam ettiler.
Bu durumda yeni yasalara ve bilge insanlara ihtiyaç ortaya çıktı.
Yönetici yetiştirmek için İstanbul’da bir Mektebi-i Mülkiye açıldı. Ancak, Osmanlı’daki yöneticiler bilgili ve becerikli insanlardan hep korktular. Onları yönetimden uzaklaştırmak için her türlü kirli yolları denediler. Zaten, bir avuç yönetici vardı; onlar da kendi aralarında birbirilerini kötülemek, yönetimden uzaklaştırmak için her iğrenç yola başvururlar. Bu özellik, kısmen Türkiye Cumhuriyeti resmi kurumlarına taşınır.
Örf ve gelenekler basit kurumlar yaratır. Basit kurallar ve kurumların egemen olduğu toplumlarda gelişme ve ilerleme oldukça yavaş; buna karşın, dış etkilerle çürüme ve yıkım hızlı olur.
Kapalı toplumlarda başlar lidere ve doğaüstüne çevrilidir; araştırma, yaratıcılık ayrıcalık edinmek için kullanılır. Osmanlı’da çağdaşlarından binlerce defa daha kurnaz ve dalavereci vezirler yönetime gelir. Bunlar bütün yeteneklerini kurnazlık için kullanırlar. Mevcut ürün ve makamlara göz dikenler rakiplerinin düşmanı oluverirler.
Başlar doğaya döndüğünde, düşünce esas olur; araştırma, gelişme ve yaratıcılık doğadaki nesne ve hareketleri tanıyıp denetim altına almak için harcanır. Başların doğaya döndüğü toplumlarda bilgi, beceri, araç-gereç ve ürün birikimi hızlanır. Yöneticiler, yasalar içinde rekabet eder.
1860’li yıllardan sonra Osmanlı’da eyaletler yeniden düzenlenir. Eyaletler sancaklara, sancaklar kaza ve daha ufak yerleşim birimlerine ayrılır.
Osmanlı yöneticileri Descartes Sistemine (Matematikteki düşey, yatay ve dik çizgilere) yabancı olduklarından; oluşumlar arasında evrensel ölçülerle ilişki kurmasını bilemezler. Günümüz Müslüman toplumları gibi oluşumlar arasında günlük ihtiyaçlara göre geçici ilişki kururlar.
Osmanlı’da yapılan düzenlemelerle:
1-Eyaletleri valiler,
2-Sancakları mutasarrıflar,
3-Kazaları kaymaklar yönetir.
Bu üç yönetici padişah tarafından atanır.
Ayrıca, eyalet, sancak ve kazalarda meclisler olur. İstanbul’dan görevlendirilen müfettişler vali, mutasarrıf ve kaymakları denetler.
Eyalet valileri kendi ihtiyaçlarına göre okullar açar.
A-Ayrıntılı kurallar yapılmadığından eyalet, sancak ve kazaların yönetimi açık-seçik hale gelemez.
B-Eyalet, sancak ve kazaların yönetimi ile İstanbul arasındaki ilişkiler evrensel ölçülerle tanımlanamaz. Günümüz Müslüman ya da geri Afrika toplumlarında olduğu gibi; Osmanlı’da, yönetim karmakarışık işler.
Yasadışı işlemler, yasaların güncel ihtiyaçlara cevap veremediği ve açık-seçik olmadığı, kurumların çalışmadığı, yöneticilerin yeterli bilgi ve beceriden yoksun olduğu ve ayrıcalığa ihtiyaç olan durumlarda yaygınlaşır.
Osmanlı’da evrensel yasalar olmadığı için yasadışı ile yasal işlemler iç içe olur. Her yönetici sadece kendi kişisel çıkarını düşünür. Toplum çıkarı bilinmez.
*
1850’li yıllara kadar Osmanlı kötü işleyen kapalı bir sistemdi. Bu sisteme giren enerji çıkan ile denge oluşturuyordu. Sonuçta: Yerel patlamalar, çatlamalar, kırılmalarla insanlar varlıklarını sürdürüyorlardı. Örneğin, vezirler haraç toplayarak zengin olur; padişahlar, zengin vezirlerin servetlerine el koyardı. Böylece, toplumda denge sürdürülürdü.
1850’li yıllardan sonra, Batılılar vezirlere, “Neden servetlerinizi bize emanet etmiyorsunuz? Kellenizi kaybetseniz bile servetleriniz bizde güvencede olur” diye sormaya başlar. Vezirler bu kadar cazip teklife, “Olur! Olur! Uygundur!” diye cevap verirler. Böylece, Osmanlı zenginlikleri hızla dışarıya uçamaya başlar. Vezirler haraç toplayıp zengin oluyor; servetleri, İngiltere, İsviçre, Fransa, Avusturya-Macaristan, Prusya ilişkili bankerlerin kasalarına dolar. Enerjinin sakınımı Yasası gereği, Osmanlı’nın yıkımı çığ halini alır.
Vezirler sadece haraç mı topluyordu?
1860’lı yıllardan sonra vezirler bankerlerden Osmanlı adına borç almaya başlar. Bankerler, Osmanlı zenginliklerine karşılık borç verirler.
1-Borç faizleri oldukça yüksektir.
2-Borçtan her vezir kendi payını kapar.
3-Alınan borçlar süslü-püslü yapılara harcanır ya da silah alımında kullanılır.
4-Osmanlı gelirleri artmaz; aksine azalır ama borçları hızla yükselir.
5-Sonunda, Osmanlı gelir-gider dengesi yıkılır. Osmanlı’dan alacaklı olanlar bir kuruluş yaratırlar: Duyunu Umumiye.
Duyunu Umumiye Osmanlı Bankası aracılığıyla Osmanlı gelir-giderlerini düzenler. Daha doğrusu Osmanlı’nın yavaş yavaş ölmesine aracılık eder.
**
Geliri olmayan, yasaları kâğıt üstünde olan, kurumları çürük, yöneticileri zırcahil Osmanlı İmparatorluğu, Batılı ülkelerin desteği ile nefes alıp vermeye devam eder.
A-Her bölgede isyanlar birbirini izler.
B-Etnik, din, mezhep çatışmaları orman yangınları gibi yayılır.
C-Padişah ve yöneticiler etnik, din ve mezhep çatışmalarında taraf olurlar.
D-Bazı Batılı ülkeler çatışmaları körükler.
E-Batılı ülkelerin desteğini alamayan vezirler yönetime aday olamaz.
F-Toplam bir elin beş parmağı kadar yöneticiye sahip Osmanlı padişahları, baskı ile saltanatlarını sürdürmek isterler.

Sonunda: Osmanlı padişah ve vezirlerinin tatlı tatlı yediklerinin, ipekli giysilerinin, Avrupa’ya kaçırdıklarının, zırcahil olmalarının bedelini Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Rum… Osmanlı yaşayanları acı biçimde öderler. Çünkü: Doğada her oluşumun bir bedeli vardır. Doğa, insan dâhil, hiçbir canlıya ayrıcalık tanımaz; bedelini alır. Doğada denge (Adalet) zorunlu ihtiyaçtır.

Yorumunuzu Yollayın