Ağu 21 2007

Osmanlı Yönetimi

Yayınlayan: admin Tarih: 12:20 am Kategori: Tarih

Osmanlı Haritası Yazan: Nurettin Değirmenci
Elk. Yük. Müh.

2005 yılında Irak’ta iş yaparken Iraklı askerleri ve polisleri eğiten iki Amerikalı subayla sohbet olanağı doğdu. Bir gün Amerikalı subaylardan biri, “Iraklı askerleri eğitmekte yeteri kadar başarılı olamıyoruz. Hangi yöntemi uygularsak uygulayalım yeterli başarı elde edemiyoruz.” Diye dertlendi. Kendisine, “Sizler bilgilisiniz, yöntemli hareket ediyorsunuz, yeterli araç-gerece sahipsiniz ama siz Iraklıları tanımıyorsunuz. İnsan dâhil tanınmayan nesne ve hareketler denetim altına alınamaz” diye cevap verdim.

Amerikalı şaşırdı, biraz gücendi sonra tekrar yanıma geldi. “Biz değişik düşüncelere önem veririz. Iraklıları yeteri kadar tanımadığımızı kabul ediyorum. Bizim Iraklıları tanımadığımızı ve denetim altına alamayacağımızı nelere dayanarak iddia ediyorsunuz?” diye sordu. Amerikalı subaya, “Siz Descartes yöntemine göre hareket ediyorsunuz. Iraklılar dâhil Ortadoğu toplumları Descartes öncesi yöntemlerle hareket ederler. Yöntemli hareketleriniz ve Iraklıların Descartes yöntemine göre davranacağını peşinen kabul etmeniz sizin başarısızlık nedeninizdir” dedim.

Amerikalı subay tekrar şaşırdı. “Yöntemli hareket ederek başarılı olamamayı anlayamıyorum. Düşünceleriniz oldukça ilginç ve değişik” diyerek yanımdan ayrıldı. 2000’li yıllarda Iraklıları anlamak bu kadar zor iken, sınırlı bilgi ve belge ile Osmanlı’daki yönetimi anlamak sanıldığı kadar kolay değildir.

Günümüz ulus-devletlerde maliye, dışişleri, içişleri, adalet, savunma, eğitim ülkelerin temel kurumlarıdır. Bu kurumlar toplumların tüm yerleşim birimlerinde etkili olmalıdır. Ulus-devletler ortaya çıkmadan bu kurumlar yok muydu? 1750 yılları öncesi Batılı toplumlarda, maliye, içişleri, dışişleri, eğitim, adalet ve savunma kurumları bugünkü gibi düzenli ve bütün yerleşim birimlerinde yaygın değildi. Örneğin, eğitim, dinsel kurum ve liderlerin denetimindeydi. Maliye ile görevli olanlar, savaşlar nedeniyle, yıllık planlar yapamazlardı. Yatırımlar sınırlı, lüks nesnelere yapılan harcamalar fazlaydı. Dışişlerinde görev yapanlar, çoğunlukla kralların yakınları olup savaşlarla ilgilenirlerdi. Güvenlik ile savunma kuvvetleri karmakarışıktı.

Batı Avrupa’da, asırlarca, Kilise ve lortlara ait adalet sistemleri olur. Ulus-devletler ortaya çıktıktan sonra adalet sistemi tek merkezden yönetilir. Ayrıntılı toplum sözleşmeleri ulus-devletleri yaratır. Toplum sözleşmeleri, Descartes Sistemine uygun gelişme gösterir. Ayrıntılı toplum sözleşmeleri geliştikçe, yeni kurumlar yaratılır. Batılı ülkelerde, yenilikler ihtiyaç, gelişmeler sürekli olur. Batı Avrupa ülkelerinde ulus-devletler bir günde, bir ayda, bir yılda ortaya çıkmaz. Önce şehir devletleri oluşur. Şehir devletleri, günümüz ulus-devletlerin çekirdeğini oluşturur.

1800’lü yıllarda, Batılı ülkelerde, günümüzdekilere benzer ama kusurlu ve eksik kurumlar oluşur. Bu kurumlar, Evrim Yasası gereği, süre içinde olgunlaşır. Yani: Var olan kurumlar, yeni yasalara uygun geliştirilir. Bazı kurumlar ise yaratılan yeni toplum yasaları gereği ilk defa ortaya çıkar.

Batı Avrupa ülkelerinde, 1900’lü yıllarda, 1800’lü yıllar öncesi dağınık olan pek çok kurum birleşir, bazı kurumlar ikiye, üçe, dörde ayrılır. İhtiyaca göre yeni yasalar çıkarılır, yeni kurumlar yaratılır. Avrupa’da, Reform hareketleri şehirlerde başlar, süre içinde gelişerek bütün prenslik, krallıklara yayılır.

Batı Avrupa’da, “Vatandaş”, şehirli demektir. Şehirlerde yasalarla görev alanlar, din, mezhep ve etnik kökenden daha fazla birbirine evrensel ölçülerle bağlanırlar. Böylece, yasalar ve ölçülü kurumlar diğer toplumsal bağların yerini alır. Sonradan, yasalar ve kurumlar sürekli geliştirilir, yöneticilerin atanması evrensel ölçülerle yapılır.
Batıda seçme ve seçilme kuralları değişik ülkelerde, değişik tarihlerde çıkarılır. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı çoğunlukla 1900’lü yıllardan sonra mümkün olur.

*********

1850’li yıllar öncesi Osmanlı’da durum nasıldı?
Osmanlı’da Saray ve Saray ötesi vardı. Osmanlı hanedanı, Saray’da yaşardı.
+Saray’da sadrazam ve vezirler vardı. Saray dışında sadrazam ve vezirlerin örgütleri yoktu. Vezirlerin kendi konakları yönetim yerleriydi. Vezir kelleyi kaptırınca, mührü Saray’a teslim edilirdi. Diğer belgelere ihtiyaç olmazdı. Saray’ı özel birlikler korurdu. Ayrıca, Saray’a bağlı Yeniçeriler savunma ve saldırı görevi yaparlardı. Sultanın ağzından dökülen her sözcük kural yerine geçerdi. Sarayda adalet ile görevli vezir olmazdı. Saray dışında Osmanlı’da Kadı-Hoca yönetimi vardı.

1-Yeniçeriler Saray’a bağlı oldukları için kadılar onlara dokunmazdı. Çoğunluk Yeniçeriler ve paşaları, Osmanlı’da yaşayan güçsüz insanların başına belaydılar. Özellikle Müslüman olmayan güçsüzler Yeniçerilerin yağmalarından korkarlardı. Yeniçeriler yağma yapar, ganimeti paşalarıyla bölüşürlerdi.

Osmanlı’da, içişleri örgütü yoktu. Çünkü: Yasalar yoktu. Yasa olmadan örgüt ortaya çıkamaz. Her aile, kabile, millet kendi güvenliğini kendi temin ederdi. Güvenliğini temin edemeyenler yerel zorbalara sığınırlardı. Yerel zorbalar, emirlerinde yüzlerce, binlerce silahlı soyguncusu olan yiğitlerdi. Ara sıra yiğitler yiğitlerce günler, haftalar süren kavgalar yapardı. Osmanlı paşaları, güçlüden yana olur ve haraç beklerlerdi.

Osmanlı paşaları ile yerel zorbalar arasındaki ilişkiler nasıldı? Osmanlı’da yasa ve kurum olmadığından zorba ile paşa arasındaki fark bilinmezdi. Bugün paşa olan yiğit, bir gün sonra dağa çıkıp eşkıya başı olabilirdi. Bu durumda sultan başka paşayı görevlendirir ve isyan edeni denetimine almaya çalışırdı.
A-Görevlendirilen paşa güçsüz ise, eşkıya başına bulaşmazdı.
B-Görevlendirilen paşa yeteri kadar güçlü ise eşkıya başından haracını alırdı.
Genel olarak, sultanlar, kendilerine yeteri kadar haraç gönderen isyancı paşaları affederlerdi.

2-Saray’da kısmen gelir-gider hesabı yapılırdı ama Osmanlı’da maliye örgütü yoktu. Sultanlar, haraç toplama işini satarlardı. Satma, basit örf ve gelenek kurallarına uygun yapılırdı. Padişah satış bedelini peşin alır, gerisine karışmazdı.
Osmanlı’da, yasa olmadığı için, vergi yok, haraç vardı. Haraç toplama işi karmakarışıktı. Bazı güçsüzlerden iki, üç defa haraç alınır, güçlü yerel zorbalara kimse dokunamazdı. Bazen haraç toplayanlar yoksullara acırdı. Padişah, her bölgenin haraç toplama işini bir tüccara satardı. Tüccara ek olarak yerel zorbalar haraç toplar; topladıkları haraçları, güçlü paşalarla paylaşırlardı.
Yasaların olmadığı toplumlarda evrensel ölçülerle yönetim yapılamaz. Zayıflar sürekli ezilir. 1860’lı yıllarda bile bazı dürüst paşalar yerel zorbaların hışmına uğruyor ve hemen görevden alınıyorlardı. Padişahlar, verdikleri haraç miktarlarını dikkate alarak kendi paşalarını değil, çoğunlukla yerel zorbalara arka çıkarlardı. Paşalar, örf ve gelenek gereği, Saray’a bağlıydılar. Atanmaları ve görevden alınmaları sözlü olurdu.
3-Osmanlı’da, “Dışişleri örgütü” bilinmezdi. Başta sultanlar olmak üzere vezirler, “Kâfirlerle nasıl ilişki kurulabilir?” diye düşünürlerdi. Ara sıra bazı açıkgözler padişah, sadrazam adına hareket ederlerdi.
4-Osmanlı’da, eğitim kuruluşları medreselerdi. Bazı Saray hizmetleri için bir medrese vardı. Diğer tüm medreseler, günümüzdeki Kuran kursları gibi dağınık durumdaydı. Her medresedeki hocalar atalarından öğrendikleri yol ve yöntemle Kuran sözcüklerini tekrar ederlerdi. Asırlarca Kuran ezberleme, tekrar etme biçimi değişime uğramaz. Hocalar yabancı dil, okuma-yazma bilmezlerdi. 1850’liden sonra bile pek çok hoca kâğıt, kitap ve mürekkep göremeden yaşamlarını tamamlarlardı. Bu dünyada görmediler; hocalar, öte dünyada kitap ve mürekkebe hasret kalmasınlar!

Görüldüğü gibi, Osmanlı, maliye, içişleri, dışişleri, eğitim, adalet örgütlerine sahip olmayan güçlü bir imparatorluktu.
Cumhuriyet’ten 80 yıl sonra çocuklar, gençler, öğretmenler bilimsel bakışla Osmanlı ve Osmanlı yönetim biçimini ucundan kenarından bile tanıyamıyorlar. Osmanlı ile ilgilenen her insan kendi bellek dünyasında hayali Osmanlı yönetimleri yaratıyor. Bu ise bitmez tükenmez, yararsız tartışmalara neden oluyor. Hayali Osmanlı yönetimleri günümüz ulus-devlete seçenek olarak sunuluyor.
Osmanlı sultanları ve yöneticileri, hüküm sürdükleri çağların ihtiyaçlarına göre toplumu yönetirler.

I-“Osmanlı yönetimi ilkeldir, geridir, çağdışıdır!” diye bağırmak; bağıranların, kendi kendilerini tahrip etmelerinden öteye varamaz.
II-“Osmanlı şöyle soyludur, böyle boyludur, şöyle kelle kesmiştir, böyle insanidir!” diye bağıranlar başta kendileri olmak üzere toplumu aldatıyorlardır. Önemli olan uzaylı gibi gerçeklere ulaşmaktır. İnsanlar gerçekleri değiştiremez ama gerçeklere gözlerini kapadıklarında acı çekerler. Gerçeklere gözlerini kapayanlar veya gerçeklere ulaşmayı amaç edinmeyenler:

A-Cahil insanlardır.
B-Yalancı ve hainlerdir.
Her iki kesimden toplumlara yarar gelmez.

1840’lı yıllardan sonra, Batılılar:
1-Osmanlı topraklarının tümden Rusların eline geçmemesi;
2-İlgilendikleri azınlıkların haklarını korumak, onların yaşamlarını güvence altına almak için Osmanlı yöneticilerine baskı yaparlar. Bu baskılar sonucu bazı yasalar çıkarılır. Yasalara uygun kurumlar ortaya çıkar.

Düzenli ordu, polis, jandarma, eğitim kurumları, mali kurumlar, belediyeler 1840’lı yıllardan sonra yavaş yavaş oluşur.
1860’lı yıllardan sonra Osmanlı’da Adalet İşleri nasıl yürür?
I-Batıdan ithal edilen yasalara uygun adalet temin edecek cılız kurumlar yaratılır; yargıçlar, savcılar atanır ve avukatlar olur.
2-Osmanlı sözlü örf ve geleneğine uygun kadılar kutsal görevlerine devam ederler. Kadıların ticari davalara bakması kısıtlanır. Haraç toplama işleri aksar. Haraç toplamanın kısıtlanması sonucu; hacılar, hocalar, kadılar, cümle tarikatçılar, “Şeriat elden gidiyor!” diye yaygara yaparlar. Yaklaşık 150 yıldır bir yanda, “Şeriat elden gidiyor!”, diğer yanda, “Şeriat hortluyor! Şeriat geliyor!” yaygaraları dalgalı olarak havada yayılıyor. Avrupalı ise hayret ve şaşkınlık içinde gelişmeleri izliyor.

Video izlemek istiyorum

Yorumunuzu Yollayın