Nis 25 2007

Osmanlı’da Esame Sistemi

Yayınlayan: admin Tarih: 12:03 pm Kategori: Tarih

Esame BeratıYazan: Nurettin Değirmenci
Elk. Yük. Müh.

“Kral Dara ilan eder ki: Bu bildirimi gizler ve halka bildirmezsen, Ahura Mazda, canını alsın ve evlatların olmasın!” Kartezyen Sistemine göre toplumlar:
1-Lider ve Sopa ile dürtülürler; korku, ayrıcalık temeldir.
2-Yasa ve Ölçü ile oluşturulan kurumlarla yönetilirler; sevgi ve yaşamın her alanında ölçü temeldir. 
Bir yönetim sisteminin değeri:
1-İnsanların belleklerindeki kavramların sayısı ve niteliğine,
2-Geniş ölçüde yöneticilerin;
3-Yönetilenlerin değerine bağlıdır.
Askerlik etkinliğini önce Lider ve Sopa ile dürtülen toplumlarda inceleyelim. İnsanların zorunlu ihtiyaçları vardır. İhtiyaçlar; doğadan çalışıp üreterek, yada çalışıp üretenlerin ürünlerine el koyarak temin edilir.  Lider ve Sopa ile dürtülen toplumlarda iki türlü gelir olur: 1-Ganimet.2-Haraç. Her iki tür gelir, savaşçılar aracılığıyla kazanılır. Savaşçılar, ganimet peşinde koşan ve haraç (toprak payı, kelle vergisi) toplayan insanlardır. Savaşçıların görevi bu kadar mı? Hayır! Toplanan ganimet ve haraçların korunması da gerekir. Çünkü: Etki-Tepki Yasası gereği, ganimet toplayanların servetleri yağmalanabilir ve haraç ödemek zorunda kalabilir. Savaşçılar, -Allah korusun!- böyle durumlardan korunmak için gerekir.  
Lider ve Sopa ile dürtülen toplumlarda, lider önde, savaşçılar arkada ganimet ve haraç için koşarlar. Her savaşçı kendi silahını ve erzakını temin etmek zorundadır.
“Askerler atlar için yem sağlamak, kendileri için yiyecek temin etmeye çıktılar. Yem, ekilmiş ama henüz biçilmemiş buğday tarlalarından; yiyecek, yakında bulunan köyden temin edilecekti. Atlar için yem temini kolay oldu: biçilmemiş buğday tarlasına 20’den fazla asker girdi ve atlar için yem biçti. Fakat, köylüler, yiyeceklerinin olmadığını söylediler. Bunun üzerine evler arandı; ele geçirilen bütün yiyeceklere el kondu. Böylece, kendi istekleriyle yiyecek vermeyen köylülere gerekli ders verildi.”   Fakat bütün bu zor koşullara rağmen, askerler, savaşların bitmesini istemez. Çünkü: savaşta köyleri, yerleşim yerlerini yağmalayan askerler, savaş bitince açlığa mahkum olurlar. “Yaşasın! Savaşa gidiyoruz!” diye bağıran askerler, “Yaşasın! Yağmaya koşuyoruz!” deseler daha gerçekçi olurlar.Hem Doğuda, hem de Batıda savaşan veya savaştan dönen askerlerin uğradığı köyler harabeye döner; evler yağmalanır, ekin tarlaları biçilir.

Soğuk aylarda yakacak odun ağaçların kesilmesiyle temin edilir.Liderin ordularında askerin beslenmesi iki türlü yapılır:
1-Savaşan yiğitlerin arasında sığır ve koyun sürüleri, hayvanların çektiği ve içi değişik araç gereçlerle dolu arabalar, kadınlar, çocuklar, köleler olur. Kadınlar ve köleler, mola yerlerinde savaşacak yiğitlere yemek hazırlarlar. Her aile, kabile kendi ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür.
2-Yiğitler gittikleri yerleri talan eder ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılar. 

Düzenli ordular kurulduktan sonra, askerleri beslemek sorun olmaya başlar. 100.000 askerin günlük ihtiyacını düşünelim: Bir asker günde yarım kilo ekmek, bir kilo su ve 200 gram et tüketsin. Günde 50 ton ekmek, 100 ton su, 20 ton et eder. Bu kadar kocaman miktarlar hayvan arabaları ile taşınır.    Osmanlı’da, padişahların kendilerine bağlı askerleri olan Yeniçeriler vardı.  Yeniçeriler 1622,  1651, 1655, 1687, 1703, 1730, 1733, 1734, 1740, 1742, 1743 ve 1783′te büyük isyanlar çıkarırlar. Bunların dışında ufak çaplı isyanlar sayılmayacak kadar çoktur. Yeniçerilerin yaptıkları kundaklamalar, çıkardıkları yangınlar, soygunlar ise sıradan eylemlerdi. a-İsyanlar b-Askeri darbeler. Yasa kavramından yoksun, lider kavramlarına sahip her kademedeki insanlarda; yöneticilere isyan etmek kadar normal işleyiş yoktur. Her kademe ve derecedeki yönetilenler ilk fırsatta isyan ederler. Günümüzdeki askeri darbeler dahil, her isyan başarı ile sonuçlansa da başarısız olsa da hep yasalar ayaklar altında ezilir:  Yeniçeriler yoklama cetveline yazılır ve bir askerlik cüzdanı (esame) alarak hem aylık maaş, hem de günlük tayın hakkederlerdi Günlük tayinler, nakit olarak ödenirdi. Yeniçerilere verilen esameler, denetimden yoksundu. Ölçü olan yerde denetim olur. Ayrıcalık ile keyfilik birlikte yürür. Padişahlar, sadrazam ve bazı vezirlerin istedikleri kişileri Yeniçeri yapıyorlardı. Daha doğrusu, bazı kişilere esame veriliyordu. Böylece, 1700’lü yıllarda piyasada dolaşan 450.000 civarında esame olduğu halde; gerçekte, 30000-50000 Yeniçeri vardı. Bazı insanlar, aldıkları esameleri sadrazam ve diğer vezirlerle paylaşıyor, bir kısmı da esamesini satıyordu.

I. Mahmud döneminde, esame, alış-verişi açıkça yapılır.   Başta sadrazam olmak üzere vezirler 1000, 2000 esameye sahip olabildiler. Bir esame sahibi, günde 10-20 akçe arasında nakit alıyordu.
1-Vezirler, Yeniçeri ağası, diğer Saray görevlileri, her gün kesintisiz ellerindeki esame miktarı ile orantılı akçeyi alıyorlardı. Örneğin, Sadrazam Çelebi Mehmed Paşa günlük tutarı 12700 akçeye ulaşan esameye sahipti.
2-Güçsüz, Saray’da destekçisi olmayan Yeniçeriler esamelerinin karşılığı olan akçeyi alamıyorlardı. Bu nedenle, güçsüzler, ellerindeki esameleri satışa çıkarıyorlardı. Bunun dışında kumar her zaman askerler arasında yaygındır. Pek çok Yeniçeri kumar ile esamesini yitiriyordu.  

Doğada her yeni oluşum: 1-Eskiye tepki, 2-Yeniye ihtiyaçla ortaya çıkar.  Esame olayı, niçin asırlarca çürümüş, asalak, alkolik, ayyaş, kumarbaz, görev kabul etmeyen Yeniçerilerin dağıtılmadığını açıklar. Çünkü: Her yönetici, hayali Yeniçeri esamesinden yararlanıyordu. Tıpkı, günümüz Türkiye’sinde hantal bürokrasinin işleyişinden milyonlarca insanın yararlandığı gibi.  Sonunda Yeniçeriler dağıtıldı. 

“Yeniçeriler arasında bir pervasızlık sürüp gidiyordu. Harp meydanlarına yeniçerileri sürmek bir mesele olmaya başlamıştı.  Sultanın yeniçeri ocağına hiç mi hiç güveni kalmamıştı. Sultan Selim zamanında baltaladıkları yeni ordu teşkilatının tazelenmesinden çekiniyorlardı. Sultan Mahmut’un dik kafalı unsurları birer ikişer gizlice ortadan kaldırması da bu çekinmeyi artırıyordu. Haliç’ten geçtikçe su üstünde orda burada yelken bezlerinin yüzdüğü gözümden kaçmamıştı; sola sağa sorduğumda, bunların yeniçeri ölülerini sarmada kullanıldığı, cesetlerin çürümesinden bezlerin su üstüne çıktığı cevabını aldım. Haziran 1826′da sinsi sinsi yürüdüğü söylenilen hareket, açık ayaklanma halini aldı. Bir gece yarısı bir gürültüyle uyandım; tercümanlarımdan birisi yeniçerilerin kazan kaldırdığını haber vermeye gelmişti. Hemen Divana bir tezkere yazıp yolladım, kendim de giyinmeye koyuldum. Az sonra mallarını, canlarını himaye için kendilerine muhafız yollanılmasını isteyen tüccarlardan haber üstüne haber gelmeye başladı. Ben de hemen Yeniçeri ağasına tüccar adına başvurdum. Ağa cevabında, korkacak bir şey olmadığını, fakat şimdilik Yeniçeri yollayamayacağını, tehlike geçtikten sonra istediğim kadar muhafız göndereceğini bildirdi. Bahçeye çıktım sonra. Bir de ne bakayım? Türk muhafız müfrezesinin kumandanı ayaklarımın dibinde, eteğime yapışmış yalvarıp durmuyor mu! O saat anladım, isyan fiyasko vermiş. Üst üste gelen haberler de bunun doğru olduğunu gösterdi. Anlaşıldı ki, hükümet, otoritesini kabul ettirmiş, ayaklanmayı bastırmıştır. Bize de beklemek düştü. Erkenden sofraya oturduk. Benim yerim ta pencerenin önü, İstanbul ayaklar altındaydı. Koltuğuma oturmamla, karşı yakada iki duman sütununun yükseldiğini görmem bir oldu. Bu da nesi? diye sordum. Sultanın buyruğuyla Yeniçeri kışlalarının ateşe verildiğini söylediler. Yeniçeriler tabana kuvvet, kaçıyorlarmış. Ama nereye? Oracıkta öldürülmekten kurtulanlar er geç yakayı ele vereceklerdi.  ‘Sultan, kazandığı zaferin parsasını toplamaya kararlıydı. Yeğeni Sultan Selim’in katlinden beri, Yeniçeriler yüzünden hep uykuları kaçıyordu. O patırdı sırasında geçirdiği ölüm tehlikesi ruhunda derin izler bırakmış olsa gerekti. Peşine düşen yeniçerilerden ancak saray fırınlarından birine girerek canını kurtardığı söyleniyordu. Şahsi kızgınlığı, kini, vaktiyle İmparatorluğun genişlemesinde bunca hizmeti dokunmuş, İstanbul kapılarını kırıp açmış bu asker ocağını yeni bir düzene yol açmak, disiplinli bir ordu kurmak, yeni bir devrim yapmak için giriştiği bu hamlede belki de aşırı toptancılıkla yerle bir ettirmişti.   Bireylerin ölümü karşısında duyduğumuz üzüntü, merhamet duyguları ne kadar derin olursa olsun, yaşın yanında kurunun da yandığını istediğimiz kadar tekrar edelim, bu olaya genel bir açıdan baktığımız zaman Yeniçeri ocağının sosyal bir kurum olarak yıkımı hak ettiğini itiraf zorunda kalırız. Kurbanların yalvarıp yakarmaları hep boşunaydı. Kimi Sultanın top ateşi altında biçilmiş, kimi kılıçtan geçirilmiş bu insanlar, çoluk çocuk sahibi kimselerdi. Nasılsa o arbededen canını kurtarmış olanların çilesi daha hafif olmadı. Şehrin dört bir yanına yayılmış arama bölükleri saklandıkları deliklerden cümle yeniçerileri çıkarttı.  Yeniçeri olmak, ölüm cezasına çarptırılmak için yeter sebepti. Acele bir mahkeme kuruldu. Her yeniçeri kadının önünden geçip kendini celladın kucağında buldu. Halk bu içler acısı olayları görmemek için sokağa çıkamaz oldu.  Marmara Denizi ölülerle beneklendi. Bu facia İstanbul ile çevresine de inhisar etmiyordu. Yeniçeri birlikleri bulundurulan bütün vilayetlere haber salındı, oralarda da ayaklanma teşebbüsleri aynı amansızlıkla bastırıldı.  Hemen her gün Babıali’den muhafız müfrezemde yer alan yeniçerileri teslim etmek için haberciler geliyordu. Hiçbir şekilde ayaklanmaya karışmadıklarını bildiğim için, sinirler yatışıncaya kadar bahane üstüne bahane uydurarak işi geciktirdim. Ancak canlarına kıyılmayacağı yolunda bir garanti aldıktan sonra muhafızlarımı teslim ettim. Yıllar sonra Müfreze kumandanı subay, bana bir sepet kuru üzümle bir desti şarap getirerek şükran borcunu ödedi. Hemen söyleyeyim, bu olay, Türklerin Hıristiyanlara karşı iyi duygular beslediğini gösteren sürüyle örneğin ancak bir tanesidir.” -Stantford Canning’in Türkiye Anıları s,56-57    III. Selim’in öldürülmesine fetva veren hocalar, şimdi de, Yeniçerilerin insafsızca öldürülmesini sağlıyorlardı. Şüphesiz, Kuran’a dayanarak her fetvayı hazırlıyorlardı.  Filozof da durumu şöyle özetlemiş:  “Bir sultanı tahtan indirmek ya da boğmakla sonuçlanan ayaklanma, o sultanın bir önceki gün uyruklarının hayatları ve malları üzerinde uygulamaları kadar hukuksal bir eylemdir. Onu sadece güç yerinde tutuyordu; onu sadece güç deviriyor.” İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı- J.J.Rousseau   Yeniçerin dağıtılması ile başka bir askeri birlik oluşturuldu. Bu birlik, düzenli askeri birliklerden sayılmaz; ama, Yeniçerilerden daha düzenliydi. Eğitilip disiplin altına alındılar.   Osmanlı yöneticileri, artık Avrupa’daki değişik oluşumları görmek ihtiyacını duyuyorlardı. Neden? Çünkü: Yok olma tehlikesi içindeydiler. Bir yandan Fransa, diğer yandan Prusya Osmanlı yöneticilerini etkilemeye çalışıyordu. Rusya ise bütün Avrupa ülkelerinin korkulu rüyasıydı. Niçin? Rusya, Avrupa’nın en zayıf ve geri ülkesiydi; ama, Osmanlı’yı yutabilirdi. İşte Avrupalı, kendi avını Rusya’ya kaptırmak istemiyordu. 18. Yüzyıla kadar bütün dünyada liderin para ile beslediği ordular vardı. İlk defa Bourbonların Fransa’sı genel askerlik etkinliğini başlattı. Bu etkinlik değişik olarak, Prusya’da kabul edildi.   Yeniçeri Ocağının lağvedilmesi ile Osmanlı Padişahı savunmasız kaldı. II. Mahmud, Yeniçeri teşkilatına benzer bir askeri birlik kurdu. Bu birlik, Yeniçerilere göre daha disiplinli ve askere yakışır yetiştiriliyordu. Gönüllülerden ve sultanın vilayetlerdeki memurlarının hizmete aldığı köylülerden oluşuyordu. 15 ile 30 arasındaki gençler askere gönderiliyordu.   Fakat, o yıllarda bütün Avrupa ülkelerinde zorunlu askerlik hizmeti yaygınlaşıyordu. Osmanlı yönetiminde etkili olmak isteyen Prusya, Fransa, İngiltere… Osmanlı topraklarının:
1-Tümden Rusya’nın eline geçmesine engel olmak istiyorlardı.
2-Osmanlı toprakları ve pazarı için, Avrupalı devletleri kendi aralarında çekişiyorlardı.  
Bu iki nedenle, Osmanlı ordularının geliştirilmesi için çalışıyorlardı.
  O yıllarda, Rusya’daki askerlik hizmeti, askere alınanlar için ölünceye kadar zorunluydu.   Osmanlı, 1834 yılında Yedek birlikleri (Asakir-i Redife-i Mansure) oluşturuldu. 1836 yılında yedeklerin sayısı 100.000’e çıkmıştı.   Yasa olmayan yerde ölçü olamaz. Toplumlarda ölçü için sayım zorunludur. Örneğin, toplam nüfusunun sayısını, ayrımını, bileşenini bilmeyen yöneticiler nasıl ölçülü kararlar verebilirler?  Osmanlı’da, ilk nüfus sayımı 1831-1838 yılında sadece erkekler için yapıldı. Nüfus sayımı uzak diyarlarda; Kürt, Arap, Afrika ve kavgaların fazla olduğu bazı Balkan bölgelerinde yapılmadı. O yıllarda, Osmanlı nüfusu, yaklaşık olarak 32 milyon civarındaydı. (Demek ki, 1830’lardan önceki yıllar için herhangi bir kayıt yoktur.)   1843 yılında Rıza Paşa tarafından hazırlanan ordu yönetmeliğinde mecburi askerlik beş yıl olarak belirlendi. Bunlardan bazıları hizmetini tamamladığında yedi yıl yedek (ihtiyat) askerlik görevini yapıyordu.   Rıza Paşa yönetmenliği esas alınarak, 1848 yılında yeni bir nizamname hazırlandı. Ordunun gücü 150.000 olarak tespit edildi.   1868 yılında yeni düzenlemeler yapıldı. 1885-1887 yılları arasında Freiherr Colmar Von Goltz başkanlığındaki Alman askeri danışmanları askerilik süreleri, yedeklerin miktarı gözden geçirildi.   Sonra, askerlik süresi üç yıla indirildi. Daha sonra iki yıl oldu; ama, savaşlar nedeniyle hiç uygulanamadı.   Osmanlı’da, ayrıcalık esastı. Bu nedenle yoksul, kimsesiz, güçlü insanlar askere alınıp cephelere sürüldüler. Buna karşın ayrıcalıklılar değişik yollardan askere gitmeyi, zorunlu askerlik yapmadılar.  

Yasaların olmadığı yerde ölçü ile denge sağlanamaz. Ölçünün olmadığı veya yapılamadığı her yerde adalet (denetimli denge) harç mezat satılır.   Osmanlı’da, kadınlar, Müslüman olamayanlar, Mekke ve Medine sakinleri, dini görevliler askerlikten muaftı.  

Osmanlının son zamanlarındaki savaşlarda ölen askerlerin sayısı oldukça büyüktür. Ne yazık ki, kolera, açlık, tifo, soğuk… gibi etkilerle ölen askerlerin sayısı savaşarak ölenlerden fazlaydı.

Yorumunuzu Yollayın