Şub
03
2008
->

Yazan: Müslüm Üzülmez
“Mıtırıp, bu dem saz edelim bir name avaz edelim
Aşk ile pervaz edelim kalsın kitabın bu gece”
14 Şubat “Sevgililer Günü”.
“Sevgililer Günü” aşkı anlatacak zamanıdır.
Aşkı anlatmalı, ama aşkı anlatmak çok zor, çünkü aşkta bir gizem, bir esrar vardır. Aşkta ulaşılmaz, elde edilmez, ama aynı zamanda vazgeçilmez bir hal vardır.
Aşk gizemlidir, esrarlıdır ve de çok şeylere kadirdir: İntiharlar, savaşlar, delirmeler, servet ve makam yitirmeler; kanatlarında renklerin geometrisini taşıyan kelebekler gibi mavi gökyüzünde dans etmeler hep aşkın ürünüdür. En güzel tablolar, romanlar, öyküler, ezgiler, şiirler… velhasıl en güzel eserler aşka dair olanlardır.
Aşkın çeşitli tanımları yapılmıştır ve yapılmaktadır, ama her yapılan ve yapılacak olan tanım eksik bir tanımdır. Yapılan tanımlardan benim en çok ilgimi çeken, Fransız şair Louis Aragon ile sevgili dostum Ahmet Ümit’in tanımlamalarıdır. Louis Aragon, neden “mutlu aşk yoktur” demiştir? Bilmiyorum. Ama, Ahmet Ümit’in “Aşk Köpekliktir” derken; vefa ve sadakatin ötesinde oluşan bağımlılığa vurgu yaptığını söyleyebilirim. Çünkü aşk, çeşitlerine göre insanoğluna her türlü şeyi yaptırabilir, olmadık işleri başına açabilir.
Aşk çeşit çeşittir: Egoist/bencil aşk, tabiat/doğa aşkı, platonik/düşüncede kalan aşk, beşeri/insani aşk, ilahi aşk gibi.
Bu aşklardan hangisi yaşanırsa yaşansın aşk, sevgi ister, emek ister, mücadele ister…
Egoist/bencil aşka en iyi örnek kıskanç ve bencil tanrı ve tanrıçaların aşkıdır. Mitolojik öykülerde bu tür aşka dair bol örnekler vardır.
Tabiat/doğa aşkına örnek olarak Manisa Tarzanı ve besteci/müzisyen Ergüder Yoldaş’ı örnek verebilirim. Bu tür âşıklar doğayı sevendir; bunlar, doğayla aynı dili konuşurlar.
Platonik aşka en iyi örnek hemen hemen herkesçe bilinen Leyla ile Mecnun örneğidir. Fuzulî de iyi bir örnektir. Fuzulî, boşuna mı: “Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib/Kılma derman kim helakim zehri dermanından” diyor. Plotonik âşıklar için önemli olan “sevmeyi sevmektir”; “aşkı, aşk olduğu için sevmektir”.
Beşeri/insani aşka verebileceğim en güzel örnek ise Nedim’dir. Hani, bir aşk kaçamağında damdan dama atlarken/kaçarken düşen ve ölen Nedim. Nedim bir şiirinde: “Gül diba giydin amma korkarım azar eder/Nazaninim, saye-i har-ı gül-i diba seni” der. Yani diyor ki: Sevdiğim gül desenli elbise giymiş. Ama ben, o ipek elbisenin üstündeki gül resmindeki dikenin gölgesinin bile, sevgilimi incitmesinden korkuyorum. Bir aşk şiiri ancak bu kadar güzel olabilir! Ne dersiniz?
Okumaya Devam Et »
Oca
07
2008
->

SAATLER
ABDURRAHMAN ÜZÜLMEZ
“Zaman yönetimi denince akla saatler geldiğine göre yılın son yazısında saatlerden konuşmanın tam zamanıdır.” diyordu Haluk Şahin, “Saat ve Hayatı Kurmak” başlıklı yazısında.(30.12.2007, Radikal) Şahin’in “saat” ile “hayatı kurmak” (zaman tasavvuru) arasında ilgi kurması doğrusu onun yazdıklarından daha farklı şeyler düşünmeme vesile oldu. Şahin son çeyrek asırda Türkiye’de kol saatleriyle ilgili modanın değişimine dikkat çekiyor. Son 15 yıl içinde giderek ucuzlayan elektronik saatlerin ve cep telefonu gibi saati de bildiren aletlerin yaygınlaşmasıyla birlikte, pahalı saat markalarının kullanımdan kalkacağını düşünürken, tam aksinin yaşandığını belirtiyor. Zira bu defa saatin kendisi bir sosyal statü belirtisi haline gelmiştir. Şahin kendisini yanılgıya sürükleyen ve hesap etmediği hususun bu olduğunu belirtiyor.
Ama ben onun yazısının başlığını görünce Ahmet Hâşim’in “Müslüman Saatleri” adlı nefis denemesi aklıma geldi. Bunun nedenini anlatmayı sonraya bırakarak, bu yazıda Hâşim’in saatten kastının “zamanı ölçen alet değil, fakat bizzat zaman” olduğunu ve ‘alaturka saat’ sisteminden ‘alafranga’ sisteme geçişin ardından kaleme alındığını belirtelim.[Bu arada Nuh Gönültaş (6.06.2008, Bugün) da bu denemenin bir özetini ve bu meseleye başka bir açıdan bakan bir yazı yayınladı.]
“Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden ırktan ve an’aneden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslubuna göre de ‘saat’lerimiz ve ‘gün’lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin ederdi. Madenden sağlam kapaklar altında saklı tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan takribi bir doğrulukla haberdar ederlerdi.(….)
Okumaya Devam Et »
Ara
09
2007

Kuantum alan teorisi açısından bakıldığında, tüm mekanik alan kuvvetleri sanal fotonların soğurulması ve yayımlanmasından ibarettir. Bu açıdan bakıldığında, bir mıknatısın kuzey kutbundan güney kutbuna olan manyetik alan, “sanal foton akışı” olarak görülebilir. Manyetik kuzey kutbu yani pozitif manyetik yük, vakum sanal foton akışımındaki kırık simetriyi temsil eder ki, manyetik alanın içine enerjiyi kanalize eden de bu asimetridir. Aynı şekilde, manyetik güney kutbu yani negatif manyetik yük de – ki manyetik kuzey kutbun ters-zamanlı halinden ibarettir – vakumdaki bir sanal foton akışım asimetrisidir ve sanal antifoton akışımının kaynağıdır, böylece bir antifoton akışımı manyetik güney kutbundan kuzey kutba doğru akar. Diğer bir ifadeyle , bir mıknatısın kutupları çift-kutup (dipole) özelliği gösterirler ve herbir kutup diğerine göre ters-zamanlıdır. Kısacası bir mıknatısta tek değil iki adet enerji akımı vardır ve bu akımların herbirinin kuvvet alanı içiçe geçmiştir.
Okumaya Devam Et »
Ara
05
2007
Yazan: Nurettin Değirmenci
Elk. Yük. Müh.
İnsanların, kurumların, toplumların ilerlemesi için yapıcı alışkanlıkların geliştirilmesi, yıkıcı olanların terk edilmesi gerekir.
İnsanlar alışkanlıklarını atalarından miras alır ya da kavramlarla kazanırlar. Belli sayının üzerinde yapılan davranışlar alışkanlık haline gelir. Örneğin, bisiklete ilk defa binen bir çocuk düşebilir. Süre içinde bisiklete denge sağlamayı öğrenir ve davranışını alışkanlık haline getirir. Bir davranışın alışkanlık haline gelmesi, 60.000–80.000 tekrar ile olur. Dış dünyada 60.000–80.000 tekrar yapmak için bellek dünyasına milyarlarca benzer sinyalin kayıt edilmesi gerekir.
1-Bellek dünyasındaki kayıtların enerji düzeyini azaltmadan, dış dünyadaki davranışlar değişmez.
2-Dış dünyada değişik baskılarla denetim altına alınan davranışlar, bellekte ilgili kayıtların enerji düzeyinin azalmasına neden olabilir. Örneğin, parmağını gereksiz oynatan (X) olsun. (X)’İN parmağının uzun süre bağlanması ile davranış değişime uğrar. Ancak, bu davranış değişikliğinin olması için bellekte davranış değişikliğinin onaylanması gerekir. “Ben parmağımı tekrar oynatacağım!” diyen (X), parmağının serbest kalması ile eski alışkanlığına devam eder. Çünkü: Bellekte yapılan tekrarlarla enerji seviyeleri azalmaz.
Okumaya Devam Et »
Kas
24
2007
Yazan: Nurettin Değirmenci
Elk. Yük. Müh.
İletişim olanaklarının artması ve hızlanması ile dünyadaki olaylar kısa sürede yaşadığımız mekânlara taşınıyor. Bazı çarpıcı görüntüler günlerce, aylarca belleklerden silinmiyor. Özellikle, doğal felaketlerin sıkıntılarına katlanan yaşlı, hasta, çocuk ve kadınların durumları çoğunluk insanları üzüyor.
Bangladeş’teki doğal felakete uğramış insanları izliyorum; kadınların kucağında, sırtında, yakınlarında çocuklar gözüküyor. Her yer yoksul ve çaresiz insanlarla dolu.
*
Japonya’da yapılan araştırmalara göre, doğum oranları hızla düşüyor. “Ya iş, ya çocuk” tercihine; genç bayanlar, “İş” diyor. Japon bayanlar, çocuk dünyaya getirmenin sorumluluğunu yüklenemiyor. “Çocukların büyütülmesi, eğitilmesi zordur” diyorlar.
Japonya’da, 1950’li yıllarda doğum oranı binde yirmi beş, 1970’li yıllarda binde on beş, 2000’li yıllarda binde on civarındadır.
1-Japonya’da çekirdek ailenin yaygınlaşması ile çocuk bakımı sıkıntıları artar ve doğum oranı düşmeye başlar.
2-Çalışma sürelerinin uzunluğu doğum oranının düşmesi için başka nedendir.
3-Hayat pahalılığı, çocuk dünyaya getirmeyi düşünen aileleri korkutuyor.
4-Kadın ve erkekler arasında evlenme yaşları yükselir, evlenme oranları düşer.
5-Bazı bayanlar çocuk yapmaktan kaçınır.
Okumaya Devam Et »
Kas
15
2007
Yazan: Nurettin Değirmenci
Elk. Yük. Müh.
Dünyadaki bütün çabalar insan içindir.
İletişim olanaklarının artması ve hızlanması ile pek çok insan dünyadaki olaylardan kısa sürede haberdar oluyor.
1-Gelişmiş ülkelerden çalışıp üretme sonucu yeni ürün, buluş, gelişme, yatırım haberleri dünyaya yayılıyor.
2-Geri toplumlardan savaş, kıtlık, yıkıcı olaylar, salgın haberleri geliyor.
Dünyada doğal ve insani oluşumlar vardır.
A-Doğal felaketler ile ilgili haberler çoğunluk insanları üzüyor. Doğal felaketlerle ölümler, yaralanmalar, salgınlar, kıtlıklar ortaya çıkıyor. Bunlarla ile ilgili haberler iletişim araçlarından eksik olmuyor.
B-İnsanlar, asırlardır basit ya da evrensel kurallarla değişik etkinliklere girişirler. Bu etkinlikleri göreceli olarak, yapıcı ve yıkıcı diye ikiye ayırmak mümkündür. Yapıcı ve yıkıcı etkinlikler sayılmayacak kadar değişik çeşit ve miktardadır. Bunlardan etkili olanları iletişim araçlarında gözüküyor.
C-Hem doğal, hem insani etkilerle ortaya çıkan iklim değişimleri, çevre sorunları gündemi sürekli meşgul ediyor.
Okumaya Devam Et »
Kas
11
2007

Şu ana kadar süperiletkenliğin makroskobik yani Meissner etkisi ve sıfır direnç gibi gözle gözlemlenebilen özelliklerinden bahsettik, şimdi biraz da mikroskobik yani kuantum mekaniksel özelliklerinden bahsedelim. Elektronların dalgasal özelliğinden kaynaklanan “tünellenme” olgusunun, oksit tabaka gibi ince yalıtkan bir tabaka (10 ila 20 angstroms) ile ayrılmış iki süperiletken metal arasından elektron çiftlerinin dirençsiz olarak geçebilmesini sağladığını, normal iletkenlerde olduğu gibi bu tarz akımın oluşumu için de potansiyel farkının olması gerekmediğini ve bu duruma “Josephson etkisi” adı verildiğini daha önce belirtmiştik. Bu etkinin uygulaması olan “Josephson kavşakları” (Josephson Junctions, JJ), kavşak materyali ve geometrisinin özelliğinden kaynaklanan karakteristik “kritik akım yoğunluğuna” sahiptirler. Geçen akım, kritik akım değerinden düşük olduğu müddetçe direnç sıfır olacaktır ve kavşak boyunca gerilim kaybı gerçekleşmeyecektir. Ancak kavşak, içinden akım geçen bir telin yanına konursa, telin oluşturduğu manyetik alan kavşak kritik akım değerini düşürecektir. Böylece geçen akım, değişime uğramadığı halde kritik akım değerinden yüksek kalacak ve ortaya çıkan direnç akımı kesecektir. Bu durum Josephson kavşağı teknolojisinin yarı-iletkenlerden on kat daha hızlı çalışan bir anahtarlama aracı olarak kullanımına yol açmıştır.
Okumaya Devam Et »
Kas
08
2007
Yazan: Nurettin Değirmenci,
Elk. Yük. Müh.
Batılı araştırmacılar, görevliler uzaylılar gibi Müslüman toplumların değişik kesimlerinde sürekli araştırma yapıp değişik bilgiler topluyor; sırası geldiğinde, topladıkları bilgilerden yararlanıyorlar. Toplanan bilgilerin bir kısmı iletişim araçları ile insanlara sunuluyor. Örneğin, Pakistan’da, “Olağanüstü Yönetim” ilan edilmesinden sonra, bu toplum ile ilgili yayınlar çoğaldı.
Pakistan ile ilgili çoğunluk yayınlarda:
—İlkel yönetim,
—Dağınık medrese eğitimi,
—Sınırlı çalışma, az üretim ve yoksulluk göze çarpıyor.
Araştırma raporlarına göre, Pakistan bugünkü duruma uzun sürede, dış etkilerin katkısı ile gelir. 1970’li yıllarda hızlandırılan medrese eğitimi, 1990’lı yıllarda doruk noktasına ulaşır. Pakistan’da açılan binlerce medresede milyonlarca öğrenci Kuran ezberlemeyi ve silah kullanmayı öğrenir. Başta ABD olmak üzere bazı Müslüman toplumlarca desteklenen medrese eğitimi; Pakistan’da, kalıcı sıkıntılara neden olur. Günümüzde, Afganistan’da savaşanların büyük çoğunluğu Pakistan medreselerinden mezun olan talebelerdir. Bu talebeler Pakistan ile Afganistan yöneticileri arasında ciddi sorunlar yaratıyor.
Okumaya Devam Et »
Kas
07
2007

1933 yılında Walter Meissner ve Robert Ochsenfeld isimli iki bilim adamı süperiletken bir materyalin mıknatısları geri ittiğini keşfettiler. Normal iletkenlerden farklı olarak mıknatısın etkisiyle süperiletkende oluşan akım içe nüfuz edeceğine manyetik alanın yansıması gibi davranıyor ve mıknatısı itiyordu. Bu olgu günümüzde “diamagnetism” yada daha bilinen adıyla “Meissner etkisi” olarak bilinir. Meissner etkisi bir mıknatısı süperiletken bir materyalin üzerinde askıda tutabilecek kadar güçlüdür.
Okumaya Devam Et »
Kas
03
2007
Yazan: Nurettin Değirmenci
Elk. Yük. Müh.
Türkiye’de, 12 Eylül döneminde yürürlüğe konan anayasa yerine, yeni bir anayasa ile ilgili çalışmalar ağır-aksak ilerliyor. Ortadoğu tarihinde yasalarla ilgili ayrıntılı çalışmalar yapılmış mıdır acaba?
1 Ağustos 527’de Bizans İmparatoru Justin ölür ve yeğeni Justinian imparator ilan edilir. Justinian dönemimde görkemli yapılar ortaya çıkar. Örneğin, Ayasofya, Justinian döneminde yapılır. Justinian’ın asıl eseri, Roma yasalarını derletip düzenlemesi ve yürürlüğe koymasıdır. Justinian’den sonra Bizans ve 1850’li yıllara kadar Osmanlı dönemlerinde kalıcı olarak yasalarla ilgilenen başka imparator veya sultan bilinmez.
İmparator Justinian 10 bilgeden oluşan bir komisyon kurdurur ve yeni yasaları düzenlemekle görevlendirir. Bu komisyon, İmparator adına, yasalarda istedikleri değişiklikleri yapmaya, tekrarları iptal etmeye, eskimiş olanları yürürlükten kaldırmaya, yenilerini yapmaya yetkili kılınır. Komisyonda, Tribonian ve Theophilus görev alır. Bu dâhilerin katkıları ile yasalar 529 yılında yayınlanır.
Yasaların yayınlanmasından sonra sıra uygulamalara gelir. Uygulamalar, komisyon üyeleri arasında görüş ayrılıklarına neden olur. Her üye kendi yorumunun geçerli olduğunu savunur. Bunun üstüne Elli Karar üstünde çalışırlar. Elli Karar 530 yılında yayınlanır.
İmparator Justinian, yasaları düzenleme konusunda yetenekli bilgelerden yararlanmaya devam eder.
Okumaya Devam Et »