Eki 02 2007
Patatesin Tarihi
->
Yazan: Abdurrahman Üzülmez
Tarih Bilim Uzmanı
Marc Bloch, Lucien Febvre, Fernand Braudel gibi Annales Okuluna mensup tarihçiler geçen yüzyılın ilk yarısında tarihçilikte önemli bir devrim gerçekleştirdiler, bu devrim hem tarih biliminin kaynaklarını, hem de -tabiatıyla- içeriğini olağanüstü genişletti. Buna göre “tarihçi yalnızca tarihçi olmakla yetinemez, geçmişi inşa etme ve bugünü anlama uğraşına toplum bilimlerinin tamamından yararlanmak zorundadır. Bütüncül tarih anlayışı (veya yeni tarihçilik) bütün insan bilimlerinin bir araya gelmeleri, tek bir toplumsal bilimin kurulması için mücadeleyi gerektirmektedir.” ( Fernand Braudel, Tarih Üzerine Yazılar, ( Çev: M. Ali Kılıçbay ), Ankara, 1992, İmge, s.8, Çevirmenin sunuşundan)
Braudel, Maximilien Sorre’un İnsani Coğrafyanın Biyolojik Temelleri adlı kitabını değerlendirirken şöyle yazmaktadır: “…[B]u ‘insani düzen’in tüm sorunu; bitkiler ve hayvanlar ele alındığında biyolojik olan, fakat insan devreye girer girmez, ister şimdiki durum söz konusu olsun, isterse bu düzenin evrimi söz konusu olsun toplumsal olan bu sorunu birkaç satırda açıklamak mümkün müdür? Çünkü bu oyunda toplumsal insan gene karşımıza çıkmaktadır, onu hep devre dışı bırakmak mümkün olabilir mi? Toplumsal insan yani evcilleştirmelerin ve tarımsal başarıların şafağında sıklıkla yardıma çağrılan tarımsal topluluklar, yani bugün mücadele edilmesi gereken müthiş afetlerin ve hızın ölçeğinde, modern devletler ve hatta dünyanın tamamı. Dünya ölçeğindeki bir dayanışma insanlığın biyolojik zenginliklerini gözetmekte veya gözetmeye gayret etmektedir…”( Aynı eser, s.168,)
Bunları neden hatırlattık. Harun Reşit imzalı ve 1927 tarihli “Patatesin Tarihi” başlıklı bir yazıya [Muallimler Birliği (İstanbul Muallimler Birliği Yayını), II/37–38, (Kânunusani-Şubat 1927), s.1988–1992] rastladık. Acaba bu yazar Annales Okulundan haberdar mıydı? Darülmuallimin öğretmen kadrosu içinde yer alan ve galip ihtimal Fransızcayı bilen yazarın Annales Okulundan haberdar olup olmadığı sorusuna verilecek cevap tarihçiliğimiz tarihi açısından da önemlidir. Bu Bloch gibi tarihçilere göndermelerde bulunan, daha önemlisi onların yöntem ve yaklaşımlarından istifade eden büyük tarihçi Fuat Köprülü dışında başka bir bilim adamının da var olduğunu gösterecektir. Yazıyı okumaya başlayınca hem umudum, hem de merakım arttı. Zira Braudel’in belirttiği gibi toplumsal olan ile ‘biyoloji ve coğrafya’ arasında ilgi kurulmaktadır. Şimdi bu yazıyı, (bugün artık hiç kullanılmayan birkaç sözcüğün bugün kullandıklarımızla değiştirmek dışında ) aynen aşağıya alıyorum:
*
* *
Gıda itibariyle buğdaydan sonra hiçbir nebat patates kadar mühim değildir. Bu sebepten bazı memleketlerde patatese “Fukara ekmeği” ismi verilir.
Bugün en gelişmiş (mütemeddün) memleketlerde patates ekmeğin yerini tutmaktadır.
Londra ve Berlin gibi dünyanın en büyük ve zengin şehirlerinin lokantalarında müşterilere yemekle beraber birkaç tanede suda pişmiş patates vermek adet hükmündedir. Bilhassa Almanya’da patatese o kadar ehemmiyet verilmekte ve patates o derece mebzul yetiştirilmektedir ki harbi umumi müddetince hükümet ahaliye her gün bir kilo patates tevzi etmeye muvaffak olmuş ve bu sayede halkın hayatlarını muhafaza etmiştir.
Patates gerçi azotça fakir ise de nişasta itibariyle zengindir. Bu sebepten patates amele ve rençperler gibi azalarını kullanarak çalışanlar için çok kıymetli bir gıdadır. Patates nişastası buğday ve emsali hububat nişastalarından daha kolay hazım olunur.
Bunun için doktorlar mideleri zayıf ve hazım cihazları bozuk olanlara tercihan patates yemelerini tavsiye ediyorlar. İşte bu hassası da patates için ayrı bir meziyettir.
Buna rağmen patatesin memleketimizde kullanımı, bilhassa ekilmesi pek yenidir. Rumeli de yirmi otuz sene evvel patatesin bazı dükkânlarda yalnız suda pişmiş ve kabuğu soyulmamış olarak “Kumpir” namı ile satıldığını bizzat görmüştüm. Memleketimizde patates ekimi (zer’î) ve sarfiyatı bugün de pek mahdut yerlere münhasır gibidir. Bu faydalı nebatın zer’ini talim edecek olanların vatanlarına büyük hizmet etmiş olacakları muhakkaktır.
Ziraat Vekâlet’imizin de patates ekimini (zer’ini) ehemmiyetle teşvik etmesini temenni ederiz.
Patatesin bu kadar kıymetli bir gıda olmasına rağmen Fransa’da ekilip yenilmesine karşı ahali pek ziyade müşkülat göstermiştir.
Fransızlar tarafından gösterilen bu patates düşmanlığını anlatırsam hem insanların cehalet yüzünden yeni fikirlere karşı ne manasız, ne kör inatlarda ısrar ettiklerini, hatta kendi menfaatlerini bile ayakları altına aldıklarına hem de hüsn-ü niyetle çalışıldığı ve sebat edildiği takdirde behemehal maksada vasıl olunduğuna dair yeni bir misal öğrenmiş olursunuz.
İnsanlar patatese en evvel güney (cenubî) Amerika’da bilhassa Kolombiya, Şili ve Peru’da tesadüf etmişlerdir. Bu nebatın Avrupa’da zuhuru 1565 tarihine müsadiftir.
Patates bir müddet sonra İngiltere’ye dâhil olmuştur. Fransa’ya girmesi daha sonradır. Patates ilk zamanlarda pek nadir ve binaenaleyh pek pahalıydı.
Fransa’da ilk patates yemeği 1616’da kralın sofrasında yenilmiştir. O zaman yalnız krallara mahsus olan bu yemekten fakirlerin bile sofralarında istenildiği kadar vardır. İşte bugün gördüğümüz patates bolluğu Fransa’da büyük müşkülatla mücadele ettikten sonra temin edilebilmiştir. Çünkü Amerika’ya mahsus olan bu yumrulara Fransa’da uzun müddet bir takım muzır hassalar isnat edildiğinden ekilip yetiştirilememiştir.
Bunun neticesi olarak Fransa bu pek faydalı gıdadan hayli zaman mahrum kalmıştır. Nihayet geçen asrın son senelerinde Parmentier isminde bir zat halkın hurafeden ibaret olan bu batıl fikriyle mücadele ederek bu kıymetli nebatın her tarafında ekilmesini temine teşebbüs etti ve bu büyük azim ve sebatı sayesinde nihayet muvaffak oldu. Bugün bütün Fransızlar Parmentier ismini hürmetle yâd ederler. Zira buğdayın noksanlığını telafi eden patates bu adamın sayesinde çoğalarak kıtlığın önü alındı.
Parmentier bu teşebbüsü münasebetiyle krala verdiği arzuhalde:
“Patates tamamen ekmektir; ne değirmenciye, ne ekmekçiye lüzum gösterir. Yenilmek için topraktan çıkarıldığı gibi birkaç dakika ya sıcak kül altında veya kaynar suda tutmak kifayet eder. Besleyiciliği buğday ile hele diğer zahirelerle pek ala rekabet edebilir. Zayıf binaenaleyh diğer nebatların ekimine (zer’ine) müsait olmayan arazi patates için kâfidir. Evvelce memleketi sık sık tehdit eden kıtlıktan patates sayesinde artık korku kalmayacaktır…” diyordu.
Kral, Parmentier’in bu fikrine hararetle iştirak etmişti. Fakat bu kâfi değildi, halkı da bu fikirlerle iştirak ettirmek lazımdı. Kral halkı patatesin ekimine teşvik için umumî bir bayramda elinde patates çiçeklerinden yapılmış büyük bir buket olduğu halde ahaliye göründü. Bu buket derhal herkesin nazar-ı dikkatini celbetti. Sarayda ve şehirde bu çiçeklerden bahsedilmeye başlandı: Çiçekçiler, bu çiçeklerin taklitlerinden buket yapmağa ziynet bahçeleri bu çiçekler ile donanmağa başladı. Kibarlar, kralın teveccühünü kazanmak için çiftliklerine patates ekmeğe teşebbüs ettiler.
Patates böyle kral ve asilzadeler tarafından himaye edildiğinden sonra çarçabuk her tarafta ekilmeğe ve yenilmeğe başlanmıştır, zan edilir değil mi? Hayır!.. İş böyle olmadı. Halkın batıl itikatları kralın ve asilzadelerin emirlerinden daha kuvvetli geldi. Kral tarafından himaye edilen patatesleri ahali süprüntülüğe attılar. Gerçi kralın gazabından korkan birkaç çiftlik sahibi istemeyerek patates diktiler, fakat onlar da bu patatesleri bir köşede unuttular.
Parmentier, ahaliyi patatesin faydalı bir gıda olduğuna inandırmak lazım geldiğini anladı, hem de krala hoş görünmek için patates ekimine taraftar olan asilzadeleri değil, bu işe de bizzat menfaatleri, doğrudan doğruya alakaları olan köylüleri ikna etmek icap ediyordu. O köylüler ki patatesin fenalığına iman ederek bunu hayvanlara bile yedirmiyorlardı. İşte bunlara haksız olarak fena denilen patatesin bir zehir değil âla bir gıda olduğunu tecrübe ile göstermek lazım geliyordu. Parmentier bunu iyice anladıktan sonra vakit kayıp etmeksizin işe başladı.
Bu sefer mutlak muvaffak olmuştur, zannedilir değil mi?.. Hayır!..İlk teşebbüsünde yine muvaffak olamadı. Bu fikrini tatbik için evvela Paris civarında büyük bir arazi satın aldı, buraya patates dikti. İlk seneki mahsulden gayet ucuz fiyatla yalnız birkaç kişi satın aldı. Ertesi seneki patates hâsılatı ise hiç satılmadı, hiç kimse patates istemiyordu. Parmentier’nin mahsulü hep elinde kaldı. Köylüler, domuzlarına bile yedirmedikleri bu muzır yumru Parmentier’nin yetiştirmek hususunda gösterdiği inatla istihza ediyorlardı. Fakat Parmentier ümitsizliğe düşmüyordu…
Bir gün Parmentier’nin aklına garip bir fikir geldi: Yazıları, nasihatleri, numune-i imtisal olması ve bütün ceht ve gayreti para etmediği halde bu fikrin, bu “yasak meyve”nin (“meyve-i memnua”nın) herkes tarafından kabulünde işe yarayacağını düşündü; tedarik ettiği diğer bir geniş araziye tekrar patates ekti. Patatesler kemale gelince tarlanın etrafını çitle ihata etti, sonra tarlasındaki ekili şeylere (mezru’ata) dokunmanın şiddetle memnu olduğunu ve çitin iç tarafına giren olursa bunu hayırsız addederek adliyeye teslim edeceğini civar köylere ilan etti. Gündüzleri mütemadiyen tarlanın etrafında dolaşarak çitten içeriye girenleri, hatta dışarıdan patateslere bakanları şiddetle cezalandırdı. Parmentier’nin maksadı patatesleri çaldırmamak değil, bilakis patatesler üzerine ahalinin nazar-ı dikkat ve merakını celp ederek insanlar neden men edilirse ona haris olmalarından istifade ederek bunları çaldırmak ve bu suretle halka patatesin kıymetini tanıtmaktı. Bunun için tarlayı yalnız gündüzleri muhafaza ediyor, geceleri semtine bile uğramıyordu. Köylülerden Parmentier’nin tarlasındaki patateslerin nasıl şeyler olduğunu merak edenler geceleri geliyorlar ve tarlada kimsenin olmadığını görünce hemen içeri girerek istedikleri kadar patates çıkarıp götürüyorlardı. Parmentier’nin tarlasının geceleri beklenmediğini çarçabuk bütün köylüler duydular. Artık her gece birkaç kişi gelip tarladan patates çalıyorlardı. Parmentier ertesi gün patateslerinin çalındığını gördükçe katıla katıla gülüyor ve seviniyordu.
Her gece çuval çuval taşınan patatesler az zamanda bitti. Parmentier bu neticeyi gördüğü zaman gözlerinden sevinç yaşları dökülüyordu. Çünkü maksadı hâsıl olmuştu. Civar ahali, patatesin lezzetini tatmış, kıymetini anlamıştı. Bundan sonra kendileri de patates ekmeğe başlayacaklardı. Bu suretle memleket çok faydalı bir gıda kazanmış olacaktı. Parmentier’nin sevinci işte bundan ileri geliyordu.
Bugün Avrupa’nın en medenî gördüğümüz milletleri bile böyle yeniliklere karşı pek çok itirazlarda bulunmuşlar, pek çok müşkülat göstermişlerdir. Hükümetler çok defa vücuda getirdiği yeni tesisatı ilk zamanlarda asker kuvvetiyle müdafaa ve muhafazaya mecbur olmuştur.
Fransa’da ilk tesisinde büyük mukavemete uğrayan bir iş de “şâb”(?) usulündeki muhabere tesisatıdır. Paris’te bile ahali, bu tesisatı cinlerin idare ettiğine zannederek (zâhib olarak) üzerlerine hücum etmiş ve mühim bir kısmını tahrip eylemişti, hükümet ahalinin bu taarruzlarını ancak asker sevk ederek men edebilmişti.
*
* *
Yazıyı bu son paragrafına kadar heyecanla okudum. Ama son iki paragrafta sorduğu sorular ve verdiği cevap her şeyin üzerine tüy dikti. Çünkü yazarın benim düşündüklerimle hiçbir alakası olmadığı, sadece böbürlenmek, Türklerin aslında Fransızlardan bile daha ilerici(terakkiperver) olduğunu göstermek istediği anlaşılıyordu. Okumaya devam edelim:
İnsan bu kadar kıymetli bir gıdanın, bu derece müfit bir tesisatın kabulünde Fransızlar gibi yenilik (teceddüd) ve terakkide Avrupa’nın pişdarı addolunan bir millet tarafından bile bu derece müşkülat gösterildiğini gördükten sonra; biz mi daha terakkiperveriz, yoksa Avrupalılar mı? Biz mi yeniliği daha kolay kabul ederiz, garplılar mı? Türkler mi hurafelere daha ziyade esir, Frenkler mi? suallerine tereddütsüz şu cevabı verebiliriz.
Biz Avrupalılardan daha ilericiyiz (terakkiperveriz), yeniliği Garplılardan daha kolay kabul ederiz. Hurafelere Frenklerden daha az esiriz. Çünkü maddi menfaatimize muvafık şeyleri kabul hususunda hiç bir vakit bu derece taassup gösterdiğimiz vaki değildir.