Tem 23 2007

Sıkışmış Mekan Hapishane ve Kuşçu

Yayınlayan: admin Tarih: 11:42 pm Kategori: Yaşam

Kuşçu
Yazan: Görkem Çakın
Serbest Yazar
Beyaz tüylerinin sarmaladığı, kafa tasının içinde fıldır fıldır dönen kırmızı gözleri, etrafı dikkatlice süzmesine karşın; telaşlı gözükmüyordu. Sıcaktan bayılmış, kanat çırpmaktan yorulmuş belki de sabah mahmurluğunu üzerinden atamamış, kafası gövdesine gömülüydü. Yatağımın kırışık çarşafları üzerinden kalkmadan dakikalarca ben onu seyrettim, O da etrafı!

Kanatlarını açıp, geriniyor; yeni doğan güneşi koltuk altlarına sıkıştırıyordu. Bekliyorum gidecek diye, bekliyorum uzunca! Sonunda gitmeseydi bağıracaktım. ‘S..r git, kuş beyinli salak! Sinirlerimi germek için geliyorsun değil mi her defasında. Beni kızdırmak, sinirlerime tohumlar ekip üzerine, gübre diye bokunla sıvazlamak istiyorsun.’ İyice gerilmiştim. Düşündüklerimi söylemekten büyük zevk alan ben, hiç mahrum bırakmamıştım kendimden. Kimseye bakmıyordum. Baksam ne değişecek? Surat ifadeleri ablak, uykumdan uyanmışım da rüyamda gördüğüm aşüfteye sövdüğümü sanıyorlardır muhakkak. Hala geçmemişti sinirim. Aptal kumrunun bu is dolu dış sıvalarında, nem ve rutubet örtülü duvarlarının, demir parmaklıklı camlarına tünemekle hangi amacı güdüyor? Hiç anlamıyorum. Hangi kuş beyinli bu cenabet yerde duraklamak, dinlenmek hatta soluklanıp yoluna devam etmek isteyebilir ki? Buranın duvarlarına anca işenir… Anladı da uçtu gitti!

Acıdım! Ona değil, kendime acıdım. Benim gibi kuş beyinliydi, bir farkla! Tüylü gövdesinden kanatları uzanıyordu iki yana doğru. Kalmak, pineklemek, yatağın içinde dönüp durmak, volta atmak gibi zorunluluğu yoktu. Kanat çırparak uzaklaşırken cenabetlikten, bir küfür daha savuracaktım da, açamadım bayramlık ağzımı. Gidişine kızıyorum sanacaktı, basarsam küfürü arkasından, sustum!

Bu kuş iyice sinirlerimi bozmuştu sabahın köründe anlaşılan. Yüzüme çarptığım suya bile kızgınlığımı belli ediyor sertçe ıslatıyordum gözlerimi, kulaklarımı ağzımı, burnumu. İlk değildi bu. Günlerdir seyredip, inceledim yaptıklarını. Hep o idi gelen. Hep sabahları gelir, hep ziyaret eder. Her ziyaretinde birkaç dakika durup gider. Bazen o gelmese bile arkadaşlarını yollar. Bazen karşıdaki pencereye konup bana yan bakışlarıyla bir bakışı var ki, sitem dolu! O gün ya elime ne geçirdiysem fırlatmışımdır ya da küfürü basıp küstürmüşümdür. Yine de dediğim gibi; en vefalı ziyaretçimdir o. En büyük sırrımda budur aslında: tek ziyaretçim benim! Bir de annem vardır. Çamaşır ve erzakçı annem. Başka şey bilmez. Koğuştakiler kıskanmazdı da anamın getirdiği bir kutu sigarayı çekemezlerdi.

Ziyaret günü geldi. Hep olurdu da umurumda değildi, her zamanki gibi. Birazdan koğuş boşalır, doğacak o boşluk da keyfime bakabilirdim. Dediğim gibi de oldu.
-Ziyaret vakti, ismini söylediklerim beni takip etsin… İsmimi duymak gibi beklentilerim yoktu. İyiden iyiye kurulmuştum yatağa. Ayaklarımı yattığım yerden iki yana açıp gerindim. Zorla esniyordum ama yeni uyanmıştım. İsimler teker teker okunuyor, ben esniyordum. Yanımdaki, önümdeki, öte yanımdaki, hepsi tıraş olmuş: meraklı gözlerle gardiyana bakıyordu. İsmi okunan ayağa kalkıyor, üstüne başına bakıp, deminden beri titizlikle dikkat ettiği kıyafetlerini çekiştirip duruyordu. Sonunda akıllanıp gardiyana doğru yaklaşıyordu. Onlar üstünü başını düzelttikçe ben doğrulmuş ayak parmaklarımın aralarını ovuşturuyordum. Beklenen oldu da rahatladım. Kimse kalmamıştı. Ben ve yataklar, pis çoraplar, rutubet! Hepimiz birlik içinde kalacaktık birkaç dakika. Koğuşun demir parmaklıklı kapısı çığlıklarla kapanırken öylece kaldım. Elim ayak parmaklarımın arasında öylece kalmıştı. Bakışlarım öylece… Başımı geriye atıp kendimi yatağa bıraktım. Tavana boş boş baktım. Etraf boş, koğuş boş! Uyuyacaktım ki uykum kaçtı. Sigara yakıp, közüne baktım.
-Sen, yanan kül! Bugün ziyaretçim ol. Nefeslerim süremiz olsun… Bir nefes daha çekip camdan dışarı üfledim. Parmaklıklara çarpan dumanlar sıyrılıp havanın boşluğuna karışıyor, gözden yitiyor ben nefes çekiyorum. Ufka bakıyorum. Mahpus duvarlarından da öteye. Dalıyorum uzaklara ya sigaramdan doğru dürüst nefes bile çekmemişim.
-Gelmedi işte. Kaltak karı gelmedi. Bir kerecik olsun sadece kendisini getirmedi. Sesini taklit etsem aynısı çıkar ‘ Nasıl geleyim oğlum eli boş? Ayıplamazlar mı sonra? Bak bak annesine, gelmiş de kuru laf getirmiş yanında.
-Ne getirdin bu sefer ana?
-Bildiğin şeyler oğlum iki çift don, şunlar gömleklerin, birkaç çift çorap! Sonrası sessizlik. Çıt yok. Sanki yıllardır evde, eteğinin dibindeyim. Ayıp ana ayıp. Düşünüyorum…
-Bir şeye ihtiyacın varsa söyle bir dahaki sefere getireyim. Para da bıraktım müdürlüğe oradan alırsın. İhtiyaçlar, gereksinimler. Yatıp kalkmak yatıp tekrar kalkmak, yatmamak geceleri, kalkmak istememek gündüzleri… Bir karıya ihtiyaç duymak. Hayata bak! Küçükken sordukları soruya bak ‘Ne olcan bakayım sen? Doktor mu olacaksın, mühendis mi?’ Öğretmen olacağım, diye ağzımı şişire şişire cevaplar, sonra da başımın okşanmasını gözümü kapatarak beklerdim…
-Ben gidiyorum annem. Dediğim gibi, bir şeye ihtiyacın olursa…
-Tamam ana tamam söylerim. Hadi herkese selam…
Sigaramı bitirmiş ikincisine nefes almadan başlamıştım. Sütü bozuk muyum ki ben hiç ziyaretçim yok benim. Şu aptal kuş bile gelmeyi kesti derken yatağıma doğru yürüdüm. Belki bir dahaki sefere…

-Ziyaret vakti! İsmini söylediklerim benimle gelsin. Gelelim bakalım. Kaç hafta geçti kimse gelmedi. O bir sıkımlık kuş bile gözükmüyordu ortalıklarda. Merakımdan hemen hemen her gün camın kenarında oturuyor, okuldan gelecek çocuğunu bekleyen veliler gibi bekliyordum gelecek diye. Adım bile Kuşcu’ya çıkmıştı. Kuşcu! Onun yüzünden koğuşu birbirine katmıştım. Niye yaptığımı, bir kuş için niye kendime düşman edindiğimi hala anlamış değildim. Üst dudağını kaşlarına kadar getirip, alt dudağını da kulaklarına monte ettiğim o puştla uğraşmak gerekiyordu şimdi de. Gerçi işi tatlıya bağlamış gibi gözüktük ama arada yakalıyordum gözlerini. Bende o kumruyu yakalayacaktım. Yakalayıp iki çift laf diyecektim kırmızı gözlerine bakarak.

Tam bir hafta bekledim. Sonunda gelmişti. Sabah değildi. Başının asaletli dik duruşundan eser yoktu. Tüyleri yolunmuşa benziyordu. Belki bir kedinin elinden zor kurtulmuş olabilirdi. Zaten buralara da zor kurtulanlar düşer. Hayattan ucuz yırtanlar! Karıştırdığım çayı yatağın üstüne bırakıp da bakmadım bile. Muhtemelen çarşafın nemine biraz katkıda bulunmuştur dumanı tüterin. Ufak adımlarla yaklaşıyor, arada duraksıyordum. Bu aralar, ürkek bakışların bana doğru çevrildiği vakit oluyordu. Yaklaşırken adım adım, elimi çevikce parmaklıkların arasından nasıl geçireceğimi düşünüyordum. Yakalayacak, yaralarını temizleyip, biraz dertleşecektim. Fazla hissettirmişim ki pür dikkat bana bakıyordu. Bakışı bir acayip. Yana baktığında anlarım ki bu bana bakar. Yan yan bakıp bana meydan mı okuyor yoksa çaktırmadan mı bakmaya çalışıyor kestirmek için düşünecek vaktim yoktu şu an. Adımlarımı yavaşca atıp camın kenarı geldim. Nefes alışlarından ürkmüş olduğu belliydi. Kediden gerçekten paçayı zor kurtarmıştı vesselam. Elimi ona göstermeden yavaşca camın kenarına yaklaştırdım. O anda dışarıdaki sesler beni kurtarmıştı. Hayvan dikkatini o tarafa verdiği anda el çabukluğuyla parmaklıkların arasından sıkıca kavradım, korkuyla dolan bedenini. Nefes alışlarında korkuyu içine çekiyor gibi hızlıydı. Ürkek ve titreyen bedenini sıkıca kavradım. İyice sıktım ki kaçamasın.

-Sonunda bana geldin. Sonunda seninle karşılıklı konuşabileceğiz, derken koğuşta büyük bir alkış koptu. Herkes kahkahayla gülüyordu. Şaşkın bakışlarımı anlamış olmalılar ki gülmeleri koğuşun sıvalarını dökmeye başladı şiddetinden. Ben ve misafirim buradan gitmek istiyorduk. Bunu o zaman çok iyi anladım. Anladığımda kimse benimle ilgilenmemeye devam etti. Herkes alakadar olduğu meşguliyetlerine gömüldü. Bende fısıltıyla konuşmama devam ederken yatağıma oturdum.
-Şu anam senin kadar olamadı biliyor musun? Derken tek tek tüylerini yoluyordum. Bilinçsizce yaptığım belliydi. Suyu doldururken taşar da fark etmezsin ya onun gibi işte!
- Sen bana dışarıdan hayat getiriyordun. O don! Sen konuşmazsın ama dilin yoktur bilirim. O niye susar? Sen nedenini bilir misin? Bilemezsin! O kadarcık beyninle bunları düşünür müsün sen hiç? O kanatlarının kıymetini bilir misin? Derken sol kanadından tutup havaya kaldırdım. ‘Şu kanatları sana niçin verdiler? Uçmak için.’ Gözlerim dalıyor, kuşu artık umursamıyordum. Anamı düşündüm de sinirlerim gerildi! Tüm gücümle kanadını kendime doğru çektim. Garip bir ses duydum sonra da sessizlik. Herkes bana bakıyordu, ben boşluğa. Elimi sıcaklık kapladı. Yatağıma oturup koğuştaki herkese sırtımı döndüm. ‘ o puştla senin yüzünden kavga ettim de, ziyaretime tenezzül bile etmedin. Reva mı bu?’ derken başını okşamaya başladım. Tüm cesaretimi toplayıp ona bakmaya gücüm yetmedi. Elimdeki sıcacık sıvıyı, tüylü kafasına bulaştırmıştım anlaşılan. Okşadıkça hırsım artıyordu. Boynundan iki parmağımla kavrayıp, bedeninden uzaklaştırdığım anda tüm gücüm tükenmişti. Başımı geriye atıp yatağa uzandım her zamanki hareketimle. İki kumru vardı şimdi iki elimde de. Ellerimi iki yana açıp gözlerimi tavana diktim. Düşünmek istemiyordum…

Tek Yanıt to “Sıkışmış Mekan Hapishane ve Kuşçu”

  1. sevincon 14 Ara 2007 at 7:12 am

    söylenicek fazla birşey yok aslında… mükemmel…

Yorumunuzu Yollayın