Yudum yudum sensizliğin zifiri karanlığı kandığım
Sen yoksun ya;
Buram buram senin yitikliğinin kuraklığı tattığım
Külümde yangınsın ya.
Tedirginliğin kemirdiği nasırlaşan bir yürek biriktirdiğim çeyiz diye
Benzi solmuş gözlerim zılgıt keser sen demeden seni sevmeye
Mutluluk neon lambalardan sızan umut kadar doğal
Sen yoksun ya,
Ne zaman uyanacağım diyen bir düş, güneşi sıvadığım
Külümde yangınsın ya.
Tekdüzeliği talan eden bir harami şarkısı söyler özgürlük sevdam
Kurumuş bir yaprak, kimlik niyetine elimde kalan
Sözlerim yıkık bir harabe tebessümü kadar utangaç
Sen yoksun ya,
Yosuna bulanmış bir rıhtım usulca demir attığım
Külümde yangınsın ya
* * *
Yoğun bir mesainin ardından yine akşam olmuştu. Kert Dağı’nın ufkundaki yıldızlarla göz kırpan alacakaranlıktan, dolunayın gümüşî tebessümü Munzur nehrine yakamozlanıyordu. Selçuk, sağ elinde tuttuğu sigarasından bir nefes daha çekerken sol eliyle avucunda bulunan bir kâğıdı iyice buruşturmaktaydı. Derin ama güçlü bir nefesle dumanı dışarı tüttürürken, buruşturduğu kâğıdı da, bu tabloluk manzarayı seyrettiği yamaçtan aşağı attı.
Aklına yine o gelmişti. Ona mı kızmalı, zamanın kapris dolu cimriliğine mi bilemiyordu. Tam askerlik görevi belli olduğu günlerde tanışmıştı onunla. Kendisi bir öğretmen olarak çalıştığı okuldan ayrılmaya hazırlanırken, Eda da bir öğretmen olarak yeni tayin olmuştu İstanbul’un sakin bir mahallesindeki bu okula.
İlk başta onunla ilgilenmek istememişti. İki ay içinde asteğmen olarak orduya katılacağı bu günlerde araya bir de aşk sığdırmak hiç de arzuladığı bir şey değildi. Ancak kader işte, Eda’nın ailesi de onun oturduğu semtte ev tutmuştu ve bir şekilde onunla yakınlaşması kaçınılmaz olmuştu. Üstelik bir süre sonra onun anne ve babası tarafından da tanınan ve sevilen biri haline gelmişti.
Yalnız yine de acele etmemek, öncelikle onunla güzel bir arkadaşlık kurmak ve güvenini kazanmak istiyordu. Yeri geldiğinde ona sınav sonuçlarını okumasında yardım etti, yeri geldiğinde ders notlarını hazırlamasında; üstelik karşı taraftan hiçbir talep gelmediği halde. Belirsizliğin düşselliği artırdığı böylesi bir durumda iki aylık zaman da su gibi aktı geçti. Ancak iş ortamının sağladığı yemek ve sohbet ortamları dışında onunla hiç baş başa kalamamıştı. Ne zaman bir akşam yemeği veya sinemaya davet etse, karşısındaki bir şekilde sıyrılmış ve bir mesafe bırakmasını bilmişti hep. Kendisi de onu sıkmak istemediğinden, fazlaca üzerine gitmek istememişti.
Ancak bu sessiz mücadele onu gerçekten yormuştu.
Çoğu durumda duyguların kök salmasını ilişkilerde yaşanan düzensizlikler ve belirsizlikler daha da kolaylaştırır. O da ne yapacağını, daha doğrusu neye karar vermesi gerektiğini bilememenin verdiği ikilemle bitkin düşmüştü. Doğrusu ilk başlarda Eda’nın da kendisine ilgi duyduğunu onun her hareketinden okuyabiliyordu. Ama belli bir süreden sonra hareketlerinden okunan tek şey, “nasıl olsa yakında ayrılacağız ve bir daha hiç görüşmeyeceğiz” olmaya başlamıştı.
Nihayet ayrılmadan önceki son gün karar vermişti. Ona duygularını tüm çıplaklığıyla açacaktı. Ancak bunu konuşarak
yapmayacaktı. Ona hediye edeceği kitabın içine koyacağı bir mektupla anlatacaktı. Kim bilir, belki böylesi ona daha
kolay bir seçenek göründü, belki de kızı bir daha hiç görmeyeceğini düşündüğü için daha incelikli olacağına inandı. Belki
de konuşmaktansa yazmak, içinde gizli bir öç alma duygusu barındırıyordu. Mektupta şunlar yazılıydı:
“Sevgili Eda,
Bu kısa mektupla ilk ve son olarak duygularımı en yalın haliyle paylaşmak istiyorum: Seni ilk gördüğüm günden beri içim öylesine sıcacık duygularla kaplı ki; o meleksi yüzün, ışıltılı bakışların, tatlı dudakların, zarif endamın, kısacası o
dupduru güzelliğin içimi aydınlattı hep.
Uzun zaman sana duygularımı açmak istedim. Ancak her defasında bir nedenle vazgeçtim. İşin aslı acele etmek de istemedim; ağzımdan çıkanlarla değil de yaptıklarımla yani hareketlerin diliyle konuşmak istedim belki de daha çok. Amacım senin sevginden çok öncelikle güvenini kazanmaktı. Hem her şeyin en güzeli en doğal olanı değil midir?
Doğrusu bu yazıyı yazarken yine de çok tereddütlüyüm. Çünkü ne kadar yakınlaşmak istediysem daha bir uzaklaşmış buldum kendimi senden hep. Ancak yine de bir defacık olsun sana açılmak istedim artık. Bence sevmek karşıdakine hüzün ve ıstırap vermek değildir, sevmek onun mutlu olmasını sağlamaya çalışmaktır, emektir, sabırdır.
Edacığım, en öz şekliyle ifade etmek gerekirse seni seviyorum. Bazen hayatımızda aşkı kabul etmek cesaret göstermemizi ister bizden. Eğer sen de beni kabul edersen, seni ömrümün sonuna kadar seveceğime söz veriyorum. Lakin duyguların olumsuz ise lütfen kendini olumlu cevap vermek zorunda hissetme. Dürüst olmak gerekirse, sen de bana, benim sana karşı taşıdığım tutkuyu taşımıyorsan, yanıtının sessizlik olması benim de tercihimdir.
Her şey bir yana, umarım senin gibi cici bir kız ömrü boyunca her zaman mutlu olur ve dudaklarından gülümsemen hiçbir zaman eksik olmaz. Sevgilerimle…”
İşte buruşturarak yamaçtan attığı mektup, Eda’ya verdiği mektubu hazırlarken kullandığı müsvedde kâğıdın ta kendisiydi. O güne kadar bu müsveddeyi atmaya kıyamamış, ancak hayal-kurgu bir dünyada yaşamanın, zaten yalnız geçen hayatını daha da zorlaştıracağını düşünmüş ve artık ondan ayrılmaya karar vermişti.
Zaten bu mektuptan asıl maksadı hiçbir zaman Eda’yla görüşmeye başlamak olmamıştı ki. Daha çok duygulu bir veda değil miydi tek amacı?
* * *
Ertesi sabah Selçuk yine erkenden uyandı, üniformasını giydi. İçinde tarif edemediği bir duygu vardı; sevinçli de değil, hüzünlü de değil. Sabah yoklamasını almak için odasından tam dışarı çıkıyordu ki bir asker yanına geldi ve “Komutanım, mektup size” diyerek bir zarf uzattı.
Selçuk zarfı aldı, arkasını okuduğunda gönderen hanesinin boş olduğunu gördü. “Garip” dedi, “bu da ne böyle?”. Tekrar odasına geçti ve zarfı açtı. İçinden bir defter yaprağı çıktı, kâğıdın üzerinde çiçek desenleri vardı. “Bu bir günlük yaprağı olmalı” diye geçirdi içinden. Kâğıdın içinde, çok şık bir el yazısıyla, erguvanî renkte bir metin bulunmaktaydı: “Buluştuktan sonra ayrılmaktansa, hiç buluşmamayı ve hiç ayrılmamayı tercih ettim.”
* * *
Selçuk bu yazının Eda’ya ait olduğundan emindi. Ancak ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştı. Neden bu kadar karamsardı gerçekten? Hem gönderen hanesine neden ismini koymamıştı?
“Hemen onu aramalıyım” diyerek elini cep telefonuna attı. Ancak Eda’nın telefon numarası yoktu ki kendisinde. Eda cep telefonu kullanmazdı, İnternet dünyasını hiç bilmezdi. Selçuk da zaten onun bu küçük dünyasının sadeliğinden hoşlanmıştı en çok.
Düşündü ne yapabilirim diye. Birden gözlerinin önünde Eda’nın anne ve babası geldi. 118 postane hizmetlerinden Eda’nın babasının ad ve soyadını verdi ve ev telefon numarasını temin etti. Cep telefonuna bu numarayı tuşladı ve aramaya başladı. Ancak telefon her defasında ya meşgule düşüyor, ya da “arama başarısız” mesajı veriyordu. Dört-beş defa denedikten sonra, galiba bu numara değişmiş diyerek telefonu kapattı. Sabah içtimasına geç kaldığını fark etti ve hemen hızlıca dışarı çıktı.
Yoklama yerine ulaştığında kimsenin olmadığını gördü. Şaşırdı, çünkü yalnızca bir dakika geç kalmıştı. Doğruca kışlaya giderek hem durumu anlaması, hem de komutandan özür dilemesi gerekiyordu. İçeri girdiğinde komutanın dinlenme odasında olduğunu öğrendi; yanına gittiğinde odanın dolu olduğunu ve herkesin televizyona baktığını gördü.
Dikkatle baktığında bunun bir canlı yayın haberi olduğunu ayrımsadı. Haber sunucusu konuşurken bir yandan da ekrandan altyazı geçiyordu: “İstanbul’da 7,2 değerinde deprem oldu. Saat 02:35 civarında meydana gelen deprem şehrin altını üstüne getirdi…”
Tam o esnada ekranda artık harabeye dönmüş İstanbul’dan manzaralar gösteriliyordu. Yıkılan minareler, çatlayan köprüler, çökmüş binalar. Birden kendisinin gösterilen bir resim karesine aşina olduğunu hissetti. Daha bir dikkatle baktı. Bu, gelmeden önce yaşadığı semtten başkası değildi. Ve orada artık bir yığıntıya dönüşmüş olan bina, Eda’nın oturduğu apartman binasından başkası…