Tem 18 2007
Varolansız Varoluş
->

Bildiğimiz gibi maddenin dört hali vardır: katı, sıvı, gaz ve plazma. Maddenin, atomlardan değil de, artı ve eksi yüklü parçacıklardan oluşan yüksek enerjili gaz haline plazma hali denir. Güneş ve diğer tüm yıldızlar (nötron yıldızları hariç) tamamen plazma halindedir. Dolayısıyla evrenin yüzde doksan dokuzu, maddenin plazma halinden ibarettir.
Varlığın da, buna benzer şekilde iki hali vardır. Biri bildiğimiz mevcut halidir; özne ve nesne, zaman ve mekân bağlamında eylemde dans eder. Varlığın diğer hali ise “varolansız varoluş” olarak da adlandırabileceğimiz hiçlik halidir.
“Şeyler olsun kişiler olsun tüm varlıkların hiçliğe döndüğünü düşünelim bir an. Bu hiçliğe dönüşü, her olayın dışında tutmak olanaksızdır. Peki ya bu hiçliğin kendisini? Hiçliğin gecesi de sessizliği de olsa bir şeyler olup bitmektedir. Bu ‘bir şeyler olup bitmektedir’in belirsizliği, öznenin belirsizliği değildir, bir isime göndermede bulunmaz. Kişisiz bir eylemin üçüncü tekil şahsını belirtir. Eylemin kişisiz oluşu, edimi yerine getirenin bilinmemesinden kaynaklanmaz, edimin bizzat kendisinin bir özelliğidir: Edimin faili yoktur, anonimdir.” [1]
Gözünüzü kapatın, hiçliği hayal etmeye, kurgulamaya çalışın. Boş ve karanlık bir mekândan daha ötesini tasavvur edemiyorsunuz değil mi? Boyutsuz ve durgun da olsa zamansız bir hiçliği düşünemiyoruz. Olumsuzlamak anlamında var olana yok dersek ise, ‘hiçliğin yok oluşu’ gibi bir tezatla karşı karşıya kalıyoruz.
Varlığın bu hiçlik hali, gecenin, uzay, zaman ve eylem dâhil her nirengiyi yutması gibidir. Özne yoktur, ona bağlı olarak da, yapılan bir eyleme ait bir nitelik yoktur. Olmayan lakin hissedilen dehşet verici bir akışım vardır; maddenin plazma hali gibi.
Görüldüğü gibi, ‘var’ ve ‘yok’ sözcükleri de bilincin algılama düzeyiyle bağımlı durumda. ‘Var’ demek tanımlı demek, ‘yok’ demek ise bilgi ve tanım olarak bile mevcut olmayan demek. Bu anlamda ise yok diye bir şey yoktur aslında.
Bu nedenle ‘Tanrı var mıdır, yok mudur?’ gibi bir soru sormanın da anlamı yoktur. Çünkü Tanrı, sözünü ettiğimiz varlığın iki halinin ve ‘var’ ve ‘yok’ kavramlarının dahi ötesindeki Kaynak’tır. Varlık ile yokluk bir bütündür.
[1] Sonsuza Tanıklık, Emmanuel Levinas, Metis Seçkileri, Ekim 2003, Sayfa 50.
Yazan: Nurettin Değirmenci
“Tarih en derin sınırlamadır, temel sınırlamadır” der Levinas ve devam eder: “Kaçıp giden bir şimdinin beraberinde götürdüğü oldubitti, sonsuza dek insanın ellerinden kayıp gider ama onun kaderi üstündeki ağırlığını da hissettirir… Hakiki özgürlük, hakiki başlangıç, bir alınyazısının hep son noktasında olup, ona ebediyen yeniden başlayan hakiki bir şimdiyi talep edecektir.” Zamanın bu acımasızlığı karşısında ise çözümü vicdanda serimler: “Vicdan azabı – telafi edilemez olanı hiçbir şekilde telafi edemiyor olmanın acı dolu ifadesi – affı doğuran pişmanlığın habercisidir ve af telafi eder. İnsan şimdide geçmişi dönüştürecek, silecek olanı bulur.”[1]
Günümüz Türkçesi: Özge Çopuroğlu
Ben Şeytan, sizin efendiniz; Korkulu rüyanız, tanrınız. Sizler hayvanları beslersiniz eti ve sütü için; ben de sizleri. Köleleştirdiğim ruhlarınızla benim en güzel enerji kaynağımsınız.
Bir gün Azrail göründü bana, artık geldin dedi sona. Saçı sakalı fırtına bir ihtiyar, konuşuyordu rüzgar rüzgar…