Eyl 13 2007
Türkiye’de Milliyetçilik ve Faşizmin Tarihi
->
Yazan: Abdurrahman Üzülmez
Tarih Bilim Uzmanı
Türkiye’de çok sık bir şekilde duyduğumuz söylemlerden biri “ırkçılık ve faşizmin olmadığına” dairdir. Bu söylemin varlığı bile aslında paradoksal bir şekilde -Türkleri dünya tarihinin dışında ve diğer toplumlardan her yönüyle farklı olduğu varsayımına dayandığı için- ırkçılığın varlığı ve yaygınlığının kanıtıdır. Hatta konjonktürel sebeplerle bugün “ırkçı ve faşist” çeşitli söylemlerin yaygınlaştığını ileri sürmemiz, daha doğrusu ‘faşizmin sıradanlaştığını’ söylememiz dahi mümkündür. Gülay Göksu Özdoğan, kitabında ( İngilizce’den çev: İsmail Kaplan, “Turan”dan “Bozkurt”a, Tek Parti Döneminde Türkçülük, 1931–1946, İstanbul, 2006, 3.Baskı) Türkiye’de ırkçı-faşist bir ideoloji ve söylem olarak neşv ü nema bulması ve bunun daha sonraki devirlere etkisi ve tarihsel backgroundu üzerinde duruyor. Özellikle tek-parti dönemindeki çeşitli ırkçı-faşist mahiyetteki süreli yayınlar, II. Dünya Savaşı içindeki dönemde faaliyetleri ve özellikle bu dönemde başlayan ve 1947’de sonuçlanan “Irkçılık-Turancılık Davası” örnek olayı üzerinden konuyu irdeliyor. Tabi bunun dışında Öner-Yücel Davası gibi bu dönemin konuyla ilgili olaylar, ırkçı-faşist çeşitli kuruluş (Türkçüler Yardımlaşma veya Komünizmle Mücadele gibi dernekler, dergiler, partiler vs.) üzerinde yoğunlaşıyor.
Özdoğan’ın üzerinde durduğu isimler arasında özellikle iki isim ön-plana çıkıyor. Nihal Atsız ve Reha Oğuz Türkkan. Atsız, bir tarihçi ve 1930’lu yıllardan itibaren çıkardığı çeşitli dergilerle ırkçı-faşist fikirlerini yaymaya çalışıyor. Türkkan ise, Atsız’dan çok daha genç ve aynı yıllarda okul sıralarında eğitim gören genç kuşak Türkçülerden biriydi. Atsız’ın görüşleriyle büyümüş ve bunları benimsemiş olsa da, onun aksine bu devirde okullarda öğretilen resmi tezin de etkisinde kalmıştır. Bu tez, Anadolu köylülerinin kafataslarını ölçmeye kadar varan antropolojik yaklaşımlarından da etkilenmişti. Öyle ki M. Kemal Atatürk’ün ölümünden hemen sonra Türk ırkının “dahi” üyesinin örneği üzerinden Türk ırkının “ideal” ölçülerini bulmak amacıyla naaşı üzerinde antropolojik bir incelemenin yapılması ciddiyetle önerilmişti. İkisinin ırkçılığının birbirinden farkı da bu kuşak farkından kaynaklanıyor görünmektedir. Zira Atsız, cumhuriyetinin mirasını pek benimsememiş olduğu gibi ülkeyi yöneten bürokratik elite de hayırhah bir gözle bakmıyordu. “Irkçılık-Turancılık davası”nın duruşmalarından birinde iki dereceli seçim sisteminin “Cumhuriyet ilkelerine aykırı” olduğunu ileri sürmüş olmakla beraber, kendi kafasındaki temsil sistemi, ırkçı-aristokratik yaklaşımının bir sonucu olarak demokrasiyle hiçbir alakası yoktu. Aslında ne kendisi ne de arkadaşları parlamenter sistemi hiçbir zaman savunmuş değillerdi. Aksine 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin önemi üzerine tek satır yazmadıkları gibi, Atsız Türk tarihinin sık sık üzerinde durduğu kahramanlık günlerinden biri olarak da 23 Nisan’a hiç yer vermedi.
Yazan: Nurettin Değirmenci
Yazan: Nurettin Değirmenci
Yazan: Abdurrahman Üzülmez
Yazan: Müslüm Üzülmez
Yazan: Nurettin Değirmenci