Haz 29 2007
Tarih ve Biyo-coğrafya
->
Yazan: Abdurrahman Üzülmez
Tarih Bilim Uzmanı
Güney yarımkürede ve Antartika kıtasında bulunan Kerguelen adlı ada, ismini buraya 1770’lerin başında ayak basan Fransız kâşifinden almıştır. Bu ada insan yaşamına uygun bir coğrafyaya sahip olmamasından dolayı dün olduğu gibi bugün de -bilimsel çalışma amacıyla uğrayanlar dışında- meskûn değildir. X1X. yüzyılda buraya uğrayan Norveçli gemicilerden ise, bugüne hatıra olarak Kerguelen kedileri kalmıştır. Bu vesileyle adaya ayak basan bu kedilerin, aradan geçen iki asırlık zaman içinde geçirdikleri evrimin sonucu ilginçtir. Zira bu kedilerin beyni, göreli olarak kısa sayılabilecek bu süre içinde küçülmüştür. Bunun sebebini bilim adamları, adanın biyo-coğrafyası ile açıklamaktadır. Adada mütemadiyen esen rüzgârlar, ağaçların nerdeyse hiç olmaması, kuşların ve diğer bazı canlıların hareketini büyük ölçüde engellemektedir. Bu durumda bu kediler, doğada bulunan kuşlar veya diğer avlarına hiç zahmetsiz ulaşabilmektedirler. Kısacası yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarındadır. Onları atalete sevk eden bu koşullar, beyinlerinin küçülmesine sebebiyet vermiştir.
Bu örneğinde bize hatırlattığı gibi, canlıların -tabii ki bu canlılardan biri de insandır- içinde yaşadığı biyo-coğrafyanın koşulları fevkalade önemlidir. Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik ( Çev: Ülker İnce, Ankara, 2004, 9. Basım, Tübitak Yayınları) adlı kitabında uygarlığın niçin Yeni Dünya’da (Avustralya-Yeni Gine, Amerika ve sahranın güneyindeki Afrika’da) değil de, Eski Dünya’da (Asya, Avrupa ve Kuzey Afrika) ortaya çıktığını büyük ölçüde biyo-coğrafya ile ilgili koşullar eşliğinde anlatıyor.
Şimdi Maslow’un hiyerarşisini hatırlayarak, bundan mülhem bir şekilde konuya yaklaşalım. Maslow, kısaca öğrenme sürecinin belli koşullara bağlı olduğunu ileri sürer. Sözgelişi beslenme veya barınma sorununu halledememiş kişi/toplum eğitimin önemini kavrayamaz, dolaysıyla gerekli başarıyı sağlayamaz. Dostoyevski’nin dediği gibi “(Sadece) romantikler atlaya atlaya yürür.” Gerçek hayatta ise; her şey mantıklı ve rasyonel bir hiyerarşi içinde gerçekleşir. Benzer bir şekilde toplumların tarihi de muayyen ve rasyonel kimi aşamalardan geçmiştir. Eski Dünya’nın insanları ve büyük sahranın güneyindeki Afrika’da toplumların bu aşamaları geçmelerini sağlayacak gerekli biyo-coğrafî koşullara sahip değildi.
Avustralya- Yeni Gine, Polinezya adaları ve Amerika birbirinden yalıtılmıştı. Asya’dan Endonezya üzerinden buraya göç eden insanlar arasındaki iletişim, coğrafî koşullar sebebiyle kopuktu. Diğer taraftan bu bölgelerde yaşayan hayvanlar insana alışkın olmadıklarından insandan kaçmayı/korunmayı öğrenememişlerdi. Bundan dolayı bu bakir topraklara göç eden ilk insanlar, çoğu kez bölgenin dev cüsseli -ve insandan gelebilecek tehlikelerden habersiz- hayvanlarını kolayca avlayıp soylarını tükettiler. Aynı durum Amerika kıtası için de geçerlidir. Sahranın güneyindeki Afrika’da ise, şaşırtıcı bir şekilde hayvan çeşitliliğine rağmen, evcilleştirilebilir hayvan nerdeyse yoktu. Amerika’da ise bir tek lama evcilleştirilebilmiştir.(Yeni Gine’nin dağlık bölgelerindeki bazı kabilelerde, rastlanan yamyamlığa ilişkin gelenekler bunun tipik sonuçlarından biridir. Zira bu toplumların/toplulukların, insan vücudu için gerekli olan hayvansal proteinleri alamadıklarının bir göstergesidir. Bununla beraber Eski Dünyada hayvanların evcilleştirilmesi ve yaygınlaştırılmış olması, mutasyona uğrayarak hayvandan insana geçen hastalıklara karşı bağışıklık sisteminin gelişimini sağlamışken, Yeni Dünyalı topluluklar bundan mahrum olduklarından Eski Dünyalılara karşı dezavantajlı durumdaydılar.) Bilindiği gibi, evcil ve besin olarak tüketilen veya yük hayvanı olarak kullanılan hayvanların anavatanı çoğu kez Asya’dır. Afrika ve Yeni Dünya ise bu koşullara sahip değildi. Aynı şekilde Pasifik’teki adaların dışarıyla iletişim kurmasındaki zorluk dışında, Avustralya ve Orta ile Kuzey Amerika arasındaki bölgede ise çölün geçit vermezliği, Amerika kıtası ise Panama kıstağı civarındaki sık ve geçit vermez ormanlarla kaplı olması, And dağlarının yarattığı zorluklardan ulaşım ve iletişimi büyük ölçüde engellemesi, bu bölgelerde uygarlığın gelişmesine büyük engel teşkil etmiştir. Sahranın güneyindeki Afrika da, aynı şekilde, kendi içinde bile coğrafî bütünlük kurabilecek koşullardan yoksundu. Bitkiler açısından da bu bölgeler, Asya-Avrupa-Kuzey Afrika’ya göre çok şansızdı.
Oysa Asya-Avrupa-Kuzey Afrika için bu koşullar geçerli değildi. Evcilleştirilebilir hayvanların (inek, koyun, domuz, eşek, at vs.) çoğunun anavatanı bu bölge olduğu gibi, birçok tahıl veya diğer bitkilerin anavatanı da bu bölgedir. Maurice Aymard, bunu çok güzel özetlemektedir. “Nasıl ki Orta Amerika Yeni Dünya’nın beşiği ise, 5.yüzyıldan başlayarak Akdeniz kıyılarından Basra körfezi’ne kadar günümüzden üç, dört binyıl önceki Ortadoğu’da Eski Dünya için ‘neolitik devrim’in beşiği oldu. Yerleşik düzene geçişin ilk belirtileri olan köyler ilk kez burada görüldü. Belli başlı hayvan türleri [de] burada evcilleştirildi: 9. binyıldan hemen önce koyun, daha sonra 5. binyıla doğru keçi, domuz ve nihayet sığır. Tahıl kültürünün sistemli bir şekilde yapılmasına da burada başlandı; yumuşak buğday, arpa, daha sonra uygarlığın simgesi olmaya aday üzüm ve zeytin gibi bitkiler ve bunlarla birlikte kuru tarım teknikleri burada doğdu. Evcilleştirilen hayvanlar işte bu beşikten çıkarak bütün Akdeniz havzasını dolaştı, daha sonra bu alanın sınırlarını aşarak Avrupa’nın tümüne yayıldı, sonunda da Yeni Dünya yönünde sıçrama yaptı. Saydığımız bu bitkilerden yalnızca üzümün ve zeytinin yayılması sınırlı kaldı(…)
“Batı, Ortaçağ’da Ortadoğu’dan yine bazı alıntılar yaparak bahçelerine yeni sebzeler, meyvalar, çiçekler kattı: Enginar, kuşkonmaz, marul, patlıcan, balkabağı, kavun, armut, erik, şeftali ve turunçgiller, şekerkamışı ve dut, Şam’ın gülleri…”, (M. Aymard, “Göçler”, Akdeniz, İnsanlar ve Miras, Yön: Fernand Braudel- Çev: Aykut Derman, İstanbul, 1991, Metis, 111–112)
En az bunlar kadar önemli olmak üzere, Eski Dünya’da aşılamaz coğrafî engeller yoktu. Çin’de veya Ön-Asya’da ortaya çıkan herhangi bir alet, besin, evcilleştirilen hayvan, bitki veya bilgi, suya atılan taşın halkalar yaratmasına benzer bir şekilde, aşama aşama Çin Denizi’nden Atlas Okyanusu’na kadarki coğrafyada yayılabilmiştir. Eski dünyada ortaya çıkan keşifler, evcilleştirilen hayvan ve bitkiler, göreli bir kısa sürede çevre bölgelere yayılabilirken, Yeni Dünya’da ise; doğal ve coğrafî engellerin adeta mutlak aşılmazlık arz etmesi bunu engellemiştir. Nitekim Eski Dünya’da birden fazla kez aynı bitki veya hayvanın evcilleştirilmesi istisna iken, Yeni Dünya’da adeta bu kuraldır. Bu, Yeni Dünya’da bahsedilen engellerin, keşiflerin ve uygarlığın yayılmasına engel teşkil ettiğinin önemli bir kanıtıdır. Tasvir edilen bu durum, Eski Dünya’ya Yeni Dünya karşısında, -uygarlığın gelişimi ve yayılması açısından- çok önemli bir avantaj sağlamıştır. Diğer taraftan, Yeni Dünya’da yaşayan topluluklar biyo-coğrafyaya ilişkin koşullarının elverişsizliği sebebiyle, çoğu kez kabile toplumu evresini bile aşamamışlar, bölgedeki göreli gelişmiş toplumlar bile, XVI. yüzyılda dahi hâlâ yazılı kültüre ulaşamamışlardır. Bu da onların mukadderatlarının belirlenmesinde çok etkili olmuştur elbette. Zira XV. ve XVI. yüzyıllardan itibaren Yeni Dünya’ya ulaşan Avrupalıların, henüz bir yazılı kültür yaratamamış ve ateşli silahlara sahip olmayan bu toplumlar karşısında üstünlük kurmaları doğaldır ki hiç de zor olmamıştır.
Meseleye bu şekilde bakınca, görülüyor ki, tarihin yönünün belirlenmesinde insanın/toplumun rolü çok kısıtlıdır. Aslolan insanın, toplumun içinde yaşadığı biyo-coğrafyaya ilişkin koşullardır. Burada bahsettiğimiz koşulları da dar manada anlamamak gerekir. Mesela ‘dağlık ve verimsiz bir araziyi yurt tutan herhangi bir toplumun gelişme şansı yoktur’ diyemeyiz hemen. Bu arazilerin en azından mücavir alanını da hesaba katarak düşünmeliyiz. Nitekim Yahudilerin kadim vatanı Filistin, Fenikelilerin veya Yunanlıların yaşadıkları bölgeler, çorak, çöl, dağlık gibi sonuçta verimsiz araziler olmasına rağmen, Akdeniz ve diğer Ön-Asya topluluklarıyla temas kurmalarının önünde hiçbir engel olmamasından dolayı, bunu avantaja çevirerek, önemli bir uygarlık yaratabilmişlerdir.
Bütün bu anlattıklarımız da ister istemez bana, Karl Marx’ın –o bu kadar dar anlamda kullanmamış olsa da- “İnsan tarihin öznesi değildir” sözünü hatırlattı. Marx’ın bu yargısından ‘tarihin gelişiminde insanın çabalarının önemi yoktur’ sonucunu çıkarabilir miyiz? Bence hayır. Bu olsa olsa –meseleye kuşbakışı bakarken- sanayi öncesi çağlar/toplumlar için geçerli olabilir. Yani ancak göreli olarak doğru bir yargıdır. Sanayileşme sonrası hep söylendiği gibi dünya bir “küresel köye” dönüştüğüne göre, yeni ulaşım ve iletişim koşullarının gelişmesi sayesinde, insanların yaşadıkları çevrenin önemi ortadan kalkmamış olsa bile, giderek azalmaktadır.
Son olarak; Doğu toplumlarının yeniçağlardan itibaren giderek Batı’nın gerisinde kalması ve onun hegemonyası altına girmesi de bahsettiğimiz koşullarla açıklanabilir mi? Yani Doğuluların iradelerinin dışındaki koşullar bu durumun ortaya çıkmasında ne kadar etkili olmuştur? İsterseniz bu sorulara cevap aramayı da başka bir yazıya bırakalım.