Eyl 13 2007

Türkiye’de Milliyetçilik ve Faşizmin Tarihi

Yayınlayan: admin Tarih: 2:00 am Kategori: Tarih

Nihal Atsız Yazan: Abdurrahman Üzülmez
Tarih Bilim Uzmanı

Türkiye’de çok sık bir şekilde duyduğumuz söylemlerden biri “ırkçılık ve faşizmin olmadığına” dairdir. Bu söylemin varlığı bile aslında paradoksal bir şekilde -Türkleri dünya tarihinin dışında ve diğer toplumlardan her yönüyle farklı olduğu varsayımına dayandığı için- ırkçılığın varlığı ve yaygınlığının kanıtıdır. Hatta konjonktürel sebeplerle bugün “ırkçı ve faşist” çeşitli söylemlerin yaygınlaştığını ileri sürmemiz, daha doğrusu ‘faşizmin sıradanlaştığını’ söylememiz dahi mümkündür. Gülay Göksu Özdoğan, kitabında ( İngilizce’den çev: İsmail Kaplan, “Turan”dan “Bozkurt”a, Tek Parti Döneminde Türkçülük, 1931–1946, İstanbul, 2006, 3.Baskı) Türkiye’de ırkçı-faşist bir ideoloji ve söylem olarak neşv ü nema bulması ve bunun daha sonraki devirlere etkisi ve tarihsel backgroundu üzerinde duruyor. Özellikle tek-parti dönemindeki çeşitli ırkçı-faşist mahiyetteki süreli yayınlar, II. Dünya Savaşı içindeki dönemde faaliyetleri ve özellikle bu dönemde başlayan ve 1947’de sonuçlanan “Irkçılık-Turancılık Davası” örnek olayı üzerinden konuyu irdeliyor. Tabi bunun dışında Öner-Yücel Davası gibi bu dönemin konuyla ilgili olaylar, ırkçı-faşist çeşitli kuruluş (Türkçüler Yardımlaşma veya Komünizmle Mücadele gibi dernekler, dergiler, partiler vs.) üzerinde yoğunlaşıyor.

Özdoğan’ın üzerinde durduğu isimler arasında özellikle iki isim ön-plana çıkıyor. Nihal Atsız ve Reha Oğuz Türkkan. Atsız, bir tarihçi ve 1930’lu yıllardan itibaren çıkardığı çeşitli dergilerle ırkçı-faşist fikirlerini yaymaya çalışıyor. Türkkan ise, Atsız’dan çok daha genç ve aynı yıllarda okul sıralarında eğitim gören genç kuşak Türkçülerden biriydi. Atsız’ın görüşleriyle büyümüş ve bunları benimsemiş olsa da, onun aksine bu devirde okullarda öğretilen resmi tezin de etkisinde kalmıştır. Bu tez, Anadolu köylülerinin kafataslarını ölçmeye kadar varan antropolojik yaklaşımlarından da etkilenmişti. Öyle ki M. Kemal Atatürk’ün ölümünden hemen sonra Türk ırkının “dahi” üyesinin örneği üzerinden Türk ırkının “ideal” ölçülerini bulmak amacıyla naaşı üzerinde antropolojik bir incelemenin yapılması ciddiyetle önerilmişti. İkisinin ırkçılığının birbirinden farkı da bu kuşak farkından kaynaklanıyor görünmektedir. Zira Atsız, cumhuriyetinin mirasını pek benimsememiş olduğu gibi ülkeyi yöneten bürokratik elite de hayırhah bir gözle bakmıyordu. “Irkçılık-Turancılık davası”nın duruşmalarından birinde iki dereceli seçim sisteminin “Cumhuriyet ilkelerine aykırı” olduğunu ileri sürmüş olmakla beraber, kendi kafasındaki temsil sistemi, ırkçı-aristokratik yaklaşımının bir sonucu olarak demokrasiyle hiçbir alakası yoktu. Aslında ne kendisi ne de arkadaşları parlamenter sistemi hiçbir zaman savunmuş değillerdi. Aksine 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin önemi üzerine tek satır yazmadıkları gibi, Atsız Türk tarihinin sık sık üzerinde durduğu kahramanlık günlerinden biri olarak da 23 Nisan’a hiç yer vermedi.

Milliyetçi ideolojilerin genelde yöneticilere güvensizliğin bir sonucu olarak popülist olduğunu biliyoruz. [1] Atsız da aynı şekilde popülisttir. Ona göre Türkiye’yi yönetecek insanlar en az üç kuşaktır safkan Türk olduklarını kanıtlayabilmelidirler. Bu kişileri de ancak Sivas’ın batısındaki Anadolu köylüleri arasında bulunabilirdi.

Bu noktada onun tarih anlayışına değinmemiz şarttır. Atsız, hanedanların değişmesine rağmen, geçmişten bugüne tek bir “Türk devleti”nin varlığını sürdürdüğünü iddia ediyordu. Bu siyasal/sosyal yapının sürekli bir değişim ve evrim içinde olduğunun gözden kaçırılması demektir. Böylece zamandışı (anakronik) bir mantıkla düşünüyordu. İkincisi onun yaklaşımında hükümdarlar ve genel olarak siyasal seçkinlere bir “devlet”in veya imparatorluğun “kader”ini belirleyen tek itici güç olarak başat bir rol veriyordu. Bu rolü belirleyen ise “kan” ve “soy”dur. [2] Birçok hanedanın yıkılmasının temelinde ya Türk olmayanların “ihanet” ve “komplo”ları veya askeri, siyasal ve idari yetenekleri “kanıtlanmış” olan Türk ırkının özgün geleneğinden sapılmış olmasıydı. Bu konuda tüm Türkçü guruplar birleşiyorlar ve Türk milletinin Türk kökenli bir seçkinler zümresi tarafından idaresini gerekli görüyorlardı. Mesela Osmanlı imparatorluğunda devşirme geleneğini bundan dolayı eleştiriyordu. (Bugün de onun şakirtleri, devşirme sistemini “Türk kanı ve soyu”ndan gelenlerin idareden uzaklaştırılmalarını ve devşirme komplo ve ihanetlerinin, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne neden olduğunu ileri sürerler. Mesela bu düşünceleri savunan Ali Kemal Meram’ın Padişah Anaları ve Bizi 600 Yıl Yöneten Devşirmeler (İstanbul, 1996, 3. Baskı) adlı kitabı çok okunur.) Tarihteki olayların açıklanmasında komplolara önemli bir yer vermesi bunu hem kolaylaştırıyor, hem de buna vesile yaratıyordu. Özdoğan’ı takip edelim:

“Atsız, Türk devletinin çıkarlarına en iyi biçimde hizmet edecek, kuşaktan kuşağa aktarılan bir ‘ırk ruhu’na ağırlık vererek, Mannheim’in açıkladığı şekilde, ‘halk ruhu, Volkgeist [gibi] irrasyonel faktörler’e dayalı bir ‘tarihsel muhafazakârlık’ örneği veriyordu.(….) Atsız ve yandaşları, Atsız’a göre yokluğuyla Osmanlı toplumunda çeşitli sorunlara yol açan bir Anadolu aristokrasisini ‘yaratmak’ ister gibi görünüyordu. Bu noktayı bir yana bırakacak olursak, Atsız ve arkadaşlarının ırkçı seçkinciliği, siyasal seçkinlere atfettikleri belirleyici tarihsel rol, ‘algılanması mümkün karşılıklı ilişkiler’i hiçbir şekilde dikkate almayan irrasyonalist ve adeta tarihdışı yaklaşımları, faşist bir ideolojinin açık işaretleriydi. Ve Mannheim’in saptadığı genel eğilime uygun olarak, bu faşist ideolojinin, tek-parti dönemi Türkiye’sinin özgül durumunda Kemalist liderliğe meydan okuyan bir ‘karşı-ideoloji’ olarak ortaya çıktığı söylenebilir.” (s.199–200)

1930’lu 40’lı yıllarda Atsız Mecmua, Orhun, Bozkurt, Türk Amacı, Ergenekon, Gök-Börü, Tanrıdağ, Kopuz, Çınaraltı Kür-Şad, Orkun, Yeni Orkun, Yeni Bozkurt, Altınışık, Kızılelma, Özleyiş ve Millet adlarını taşıyan dergiler bu düşüncelerin savunulduğu ve Türkçüler tarafından çıkarılan belli başlı dergilerdir. Bu dergilerden Millet’in diğerlerinden farklıydı. Bu dergi milliyetçiliği diğerlerinin Türkçü kavramlarına dayanmaması ve yüzeysel açıklamalara dayanmaması anlamında ayrılıyordu. Millet onların aksine 1920’lerdeki Türkçü milliyet ve tarih anlayışına karşı çıkan Mükrimin Halil Yinanç’ın liderliğindeki özgün Anadolucu yaklaşımı temsil ediyordu. Derginin başyazarı Remzi Oğuz Arık milleti modern ulus-devletin öngördüğü şekilde bölgesel bağlılıklar, lehçeler ve kurumların üstünde yer alan siyasal-kültürel bir merkezi olan sosyolojik bir varlık olarak görüyordu. Türk milliyetçiliğinin devamlılığında bu iki yaklaşımın sentezinin izlerini görmemek mümkün değildir. Hem çeşitli kurum ve kuruluşlar, hem de düşüncelerin izini süren Özdoğan, bunların 1966’da MHP adını alan parti, hem de Aydınlar Ocağı gibi kuruluşlarla ilgisini ve tarihsel devamlılığını gösteriyor. [3]

Özdoğan’ın kitabı aynı zaman da Türk milliyetçiliğinin 1930’lu, 1940’lı yıllarda her ne kadar ona göndermede bulunarak Türk milliyetçiliğindeki devamlılığa işaret etse de aslında, aksine bu dönemde Ziya Gökalp’ten kopuşun söz konusu olduğunu da gösteriyor. Zira Gökalp, “medeniyet” ile “kültür” kavramlarını birbirinden ayırmak istemesinin temelinde “medeniyet”i (evrensel kültürü de diyebiliriz) dışlamak değil, onu sahiplenmeyi meşrulaştırma saikı vardı. Çünkü bunların her biri farklı bir düzeyde ayrı bir ihtiyaca cevap vermektedir. [4] Gökalp’in “Sen, ben yok, biz varız” gibi faşist kolektivizmi çağrıştıran söylemleri bir yana, açıkça herhangi bir kültürün veya ırkın üstünlüğünü savunan düşünceleri olumlayan bir yaklaşımı da yoktur. (Atsız’dan sonraki genç kuşaklar üzerindeki etkisine rağmen Güneş-Dil Teorisi’nin de ırkçı backgrounduna rağmen evrenselciliği dışlamadığı unutulmamalıdır. Bu açıdan da bir kopuş söz konusudur.) Diğer taraftan sözü edilen Türkçülerin hiçbiri -belki Arık hariç- “Gökalp’in eserlerinde gördüğümüz incelik-işlenmişlik düzeyine hemen hemen hiç yaklaşamadı”. [5] Aslında bir fikrin olduğunu, dolaysıyla bunun sistemleştirildiğini de söylemek zor, yapılan sadece duygulara seslenmekti, akla ve mantığa değil. Zira “Türkçülük cansız bir fikirler sisteminden ziyade bir duygu ve inanç konusu” olarak görülüyordu.

Tabiî ki burada bu kopuşun nedenleri üzerinde durmak da gerekir. Özdoğan doğrudan bu soruyu sorma gereği duymamış, fakat sorunun yanıtına ilişkin önemli doneler sunmuş. Mesela 1944’te İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından gözaltına alınan ve bazıları “Irkçılık-Turancılık” davasında yargılananların birçoğu Türkiyeli değil, çeşitli Türkî topluluklara mensup –tabiatıyla mensup oldukları toplulukların menfaatine öncelik veren- kişilerdi. (Z. Velidi Togan, Ahmet Caferoğlu, Abdulkadir İnan, vb.) Bir diğeri bu kişilerin çoğu Türkoloji’yle uğraşan kişiler olmasıdır. Gene bu kişilerin birçoğu arasına öğrenci-öğretmen ilişkisi vardı. (Mesela Altan Deliorman’ın Boğaziçi Lisesi’nden Atsız’ın, Nihal Atsız, Orhan Şaik Gökyay, Nihat Sami Banarlı’nın ise Darülfünun’dan -daha sonra İstanbul Üniversitesi- Zeki Velidi Togan’ın, daha sonra ülkenin farklı yerlerinde öğretmenlik yapan Necdet Sancar, Arif Nihat Asya gibi kişiler Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü’nden Hüseyin Namık Orkun’un öğrencileriydi.) Bunların dışında Fethi Tevetoğlu ve Atsız bir süreliğine Askerî Tıbbiye’de okumuştu. Bu da Alparslan Türkeş, emekli generaller Hüseyin Hüsnü Erkilet ve Ali İhsan Sâbis gibi askerlerin temsil edildiği gurupla da 1895’te Tıbbiye’den mezun olan Azeri Türkçü Hüseyinzade Ali (Turan) arasında ilgi kurulabilir. Zira Hüseyinzade Ali 1912 yılında Türk Ocakları’nın kurulmasında rolü olan aydınlardan biriydi.

Taner Timur, “Batı İdeolojisi, Irkçılık ve Ulusal Kimlik Sorunumuz” [6] adlı makalesinde Mustafa Celaleddin Paşa’ya (Les Turcs: Anciens et Modernes, İstanbul, 1869) kadar giden Türk ırkçılığının tarihsel olarak devamlılığına vurgu yapmıştır. Elbette ki Timur sürekliliği vurgulamakta haklıdır. XIX. yüzyılda H. Spencer’in ırkçı-evrimci felsefesi, H. Taine’in kişiliğinde tarih analizlerine, G. Le Bon’un sosyal-psikoloji analizlerine ırkçılık temel teşkil etmiş ve bu düşünceler, Jön Türklerden itibaren Osmanlı aydınlarını da etkilemiştir. Bu kanallardan biri de Türkoloji’yle ilgili Avrupa’daki çalışmalardı. Mesela L. Cahun’un (İntroduction a l’Histoire de l’Asie, Turcs et Mongols, des Origines a 1405, Paris, 1896) eseri erken dönemde Türkçeye çevrilmiş, Joseph de Deguignes’in (Mémoire Historique sur l’Origine des Huns et des Turks, Paris, 1756–1758) eseri ise dikkat çekmişti. [7] Bunların dışında sosyal Darvinizm’in ırkçı-popüler yorumları [8], A. de Gobineau’nun Irkların Eşitsizliği Üzerine Deneme (Essai sur l’Inégalité des Races Humaines, Paris, 1853–1855) gibi eserleri de etkili olmuştur ki, bu eser 1940’larda Türkçeye çevrilen eserlerden biridir. [9] Ancak bu devamlılığın içersinde bir kırılmanın olduğu da inkâr edilemez. Zira Mustafa Celaleddin Paşa’dan başlayarak Türk milliyetçiliği savunmacı bir pozisyondaydı ve Paşa Avrupalılara Türklerin aşağı bir ırk olmadığını güya filolojik delillerle “Turo-Aryan”(!) olduklarını ispatlamaya çalışıyordu. 1930’lu yıllarda ortaya atılan Güneş-Dil Teorisi de bu savunmacı pozisyonun devam ettiğini gösteriyordu. Zira bu teori sonuçta evrensel uygarlığı kuranların Türk ırkından olduğunu savunarak, hem Türkleri Avrupa karşısında savunuyor, hem de onu sahipleniyor, adeta –abartarak söylersek- yalvararak “Biz de sizdeniz” diyordu.

Oysaki Atsız ve arkadaşlarının milliyetçiliğinin tarih yorumlarına bakıldığında savunmadan çok saldırı pozisyonunda oldukları görülüyor. Bu kırılmada beklide daha doğru tabirle Türk ırkçılığının yeniden üretiminde, elbette ki bu devir Avrupa’sındaki ırkçılığın, münhasıran Nazizmin önemli etkisi olmuştur. Her ne kadar kendisi inkâr etse de Türkkan, Nazi ırkçılığından etkilenmişti. Kaleme aldığı “Bozkurtçunun Amentüsü”ndeki “Bozkurt” ve “Türk” gibi ibareler değiştirilerek “Nazizmin Amentüsü” olarak sunulsa hiç kimse yadırganmaz. Atsız’ın ise, sadece bugün bazı internet sitelerinde de rastlayabileceğimiz bazı resimlerine bakarak dahi Hitler’e nasıl özendiği hemen anlaşılabilir.

1930’lu yıllardan itibaren ırkçılığın ülke içinde neşv ü nemasını destekleyecek gelişmeler de oldu. Avrupa’da faşizm ve Nazizmin yükselmesi, ülkedeki ırkçı havayı destekler mahiyetteydi. Bu durum, son olarak daha önce 1927 tevkifâtı ile ezilen komünistlerin aksine faşist-ırkçı ideoloji savunuculuğuna sempati ile bakıldığını [10] akla getirmektedir. Gerçekten de –tek parti yönetiminin doğal bir sonucu olarak- çıkardıkları çeşitli yayın organları zaman zaman kapatılsa da Atsız ve arkadaşlarının, Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali’ye reva görülene benzer muameleye tabi tutuldukları hiçbir şekilde söylenemez.

Zaten Türk ırkçıları da II. Dünya savaşı yıllarında hararetle Almanya’yı destekliyorlardı. Sözü edilen dava da da yargılanmaları bunun sonucuydu. Ve dikkat edilirse ancak Almanya’nın yenileceğinin ortaya çıktığı dönemde başlamıştır. Savaşın bitiminde, yani 1945’ten itibaren ise, Sovyetler Birliğinin kendi lehine bazı sınır değişikliği ve Boğazlar üzerinde ortak savunma talebi durumu değişti. “Komünizmle mücadele” yeniden ön-plana çıktı ve bu kişiler ile kamuoyu ve devlet katında duygudaşlık ortaya çıktı. Bu da davanın1947’de beraatla sonuçlanmasını sağladı. Aynı şekilde Tan matbaasının tahribiyle sonuçlanan olaylar, 1947’de Hasan Âli Yücel ile Kenan Öner arasındaki bir başka siyasal davanın Öner lehine sonuçlandı. Bir başka deyişle “komünist faaliyetler”den dolayı Yücel’i haksız bulunuluyor, bu davanın bir uzantısı olarak DTCF’nde bazı öğretim elemanlarının aynı gerekçeyle görevlerine son veriliyordu.

Benedict Anderson, ulusun oluşum sürecine “hayali cemaat”lerin [11] (Imagined communities) yaratılması olarak görmektedir. Bu “tarihten gelen kültürel birlik iddiasını temellendirebilmek için tarihin ve geleneğin yeniden keşfi hatta icadını” gerektirmektedir. Ernest Genler [12] ise ulusun inşasına, ulusçu iddianın aksine ulusçuların öncülük etmediğini, aksine ulusun ulusçular tarafından inşa edildiğini vurgulamaktadır. Türk ulusçuluğu/milliyetçiliği de aynı şekilde ulusçuların eseri olarak istisna olmayıp, aynı şekilde onların tasarladıkları yeknesak(homojen) ‘muhayyel cemaat’in de gerçek anlamıyla ‘muhayyel’, dolaysıyla realiteyle bağının zayıf olduğunu söyleyebiliriz. Bugün Türkiye’deki en önemli sorunlardan biri ve beklide en önemlisi bu gerçekliğin (toplumun homojen bir bütün olmadığı gerçekliğinin) kabul edilmemesidir. Bu da ancak milliyetçiliğin aşılmasıyla mümkün olacaktır. Onu yeniden üreterek değil.

1 - Milliyetçilik ve popülizm konusunda bakınız. Süleyman Seyfi Öğün, Türkiye’de Cemaatçi Milliyetçilik ve Nurettin Topçu, İstanbul,1992, Dergâh Yayınları, IV. Bölüm.

2 - Tarihin ırkçı yorumunun Türkiye’ye girişinde tepki edebiyatının(reddiyeciliğin) önemli rolü vardır. Niyazi Berkes, Namık Kemal’in Renan Müdafaanamesi’nde Renan’ın asıl “Arap ırkına özgü saydığı düşün yapısı varsayımını” eleştirmeyi bir yana bırakarak, bu ırkçı varsayımı kabullenerek savunma yaptığına dikkat çeker. (Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul, tarihsiz, Doğu-Batı Yayınları, s. 344 ) Atsız’ın hocası Fuat Köprülü, 1934’te Fransada verdiği konferanslarında (Osmanlı Devletinin Kuruluşu, Ankara, 1991, TTK Basımevi,4. Baskı) Gibbons’un ileri sürdüğü Türklerin aşağı bir ırk olduğu, Anadolu’da Rumlarla karışarak uygarlıkta ilerledikleri ‘ilk siyasî teşekküllerini kurarken idare unsurlarını bulmak için mühtedî Rumlara muhtaç oldukları’ tezini eleştirir. Kuruluş meselesiyle ilgili tezi ırk ve kültürle ilgili bir mesele olarak değil, siyasal, sosyal ve ekonomik bir mesele olduğunu vurgular. Ama bazı ayrıntılardan bahsederken mesela eski bir Bizans tekfuru olan Evrenos Bey’in -sözde filolojik delillere dayanarak- aslında “Uz” Türklerinden olduğu tezini araya sıkıştırır.(s.83) Aynı şekilde Osmanlı müesseselerinin özgün olmayıp Bizans müesseselerinin taklidinden ibaret olduğu, dolaysıyla ‘Türklerin uygarlık-dışı’ olduğunu vurgulayan tezleri eleştirmekle yetinmeyerek, aynı zamanda Bizans etkisini neredeyse tamamıyla reddederek böylece adeta tersinden ırkçılığa kapı aralar. ( Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri, İstanbul, 1981, Ötüken yayınları).

3 -12 Eylül’de resmi tez haline gelen Türk-İslam Sentezi Aydınlar Ocağı kaynaklıydı. Bu tez de anakronik bir mantıkla her zaman var olan ve İslam’ın kabulüyle bile “özde değişmeyen” bir “Türk milleti” ve “Türk kültürü”ne göndermede bulunur. Bu tez ve özcü tarih görüşünün tasvir ve değerlendirilmesi için bkz. Bkz. Çiler Dursun, “Türk-İslam Sentezi İdeolojisi ve Öznesi”, Doğu-Batı, VII/25 (Kasım, Aralık, Ocak 2003–04), s. 59–81.

4 - Süleyman Seyfi Öğün, Türkiye’de Cemaatçi Milliyetçilik ve Nurettin Topçu, İstanbul,1992, Dergah Yayınları, s.109.

5 -Aynı şekilde Fransız kültürü yerine Almanya’nın etkisini yeğleyen ve “Türk milliyetçiliği, ırk düşüncesi ve milli iktisat kavramlarını” Alman kültüründen alan Yusuf Akçura’nın ( François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, Yusuf Akçura (1876–1935), Çev: Alev Er, Ankara 1986, Yurt Yayınları, s. 97) eserlerindeki incelik-işlenmişliğe de ulaştıkları da söylenemez. Ayrıca Akçura, İmparatorluğun gayri-Türk bölgelerine karşı şovenist bir tutum takınmayı benimsemediği de hatırlatılmalıdır.

6 - Bu makale Yapıt dergisinde ( Sayı:5, Haziran 1994) yayınlamıştır. Daha sonra Osmanlı Kimliği (İstanbul, 1986, hil yayın, s.101–124) içinde de yayınlanmış ve http://www.geocities.com/tfpsikoloji/ sitesinde de yer almaktadır.

7 - Bu eser daha sonra Türkçeye çevrilmiştir. Deguignes, Hunların Türklerin Moğolların Ve Daha Sair Tatarların Tarih-i Umumiyesi, 8 Cilt, (Çev: Hüseyin Cahit Yalçın) İstanbul, 1923–1925, Tanin ve Yeni Matbaa. M. Celaleddin Paşa dışında, Süleyman Paşa da Tarih-i Âlem (1876) adıyla yazdığı genel tarih eseri bu kitabın etkisinde kalmıştır.

8 - Irkçı yayın organlarında bu dönemde tartışılan konulardan biri de buydu. 1940’lı yıllarda “üstün ırk” konusuna ilişkin http://www.geocities.com/tfpsikoloji/ sitesinde Muzaffer Şerif Başoğlu’nun “Psikoloji Karşısında Irkçılık” ve “Irk Psikolojisi münasebetiyle: Ordinarius Profesör M. Şekip Tunc’a”. Mustafa Şekip Tunç’un ise “Üstün Irk Var mıdır?” adlı makalelere bakınız. Bizim bu konuda daha eski tarihli bir yazı dikkatimizi çekti. Yves Delage, “Tekâmül Nazariyeleri”, Hülasa ve terc: İbrahim Alaaddin, Tedrisat Mecmuası, XII/58 (Kânunuevvel-Kânunusani 1920–21), s.922–926 ve XII/59 (Şubat-Mart1921), s. 990–997.

9 - Reha Oğuz Türkan, kendisini Türkçü ve Turan inancına yönelten kaynaklar arasında Cahun’un adı zikredilen eseri dışında Ziya Gökalp’in şiir ve kitapları, Nihal Atsız’ın çıkardığı çeşitli dergilerin yanında Rıza Nur’un on iki ciltlik Türk Tarihi’ni (İstanbul, 1342–1344, Matbaa-i Amire) zikrediyor. Rıza Nur’un bu eseri yeni harflerle de yayınlanmıştır.( Ötüken Yayınları).

10 - Ülkedeki bu havayı Ayşe Hür şöyle özetlemektedir: “Türkiye’de ırkçılığı besleyen damarlardan biri, Osmanlı döneminden miras kalan ‘Adriyatik’ten Orta Asya’ya uzanan Büyük Türk (Turan) Devleti kurmayı hedefleyen’ Panturanizm ideolojisi. Ancak Batı’nın medeniyet seviyesini yakalamayı takıntı haline getirmiş Kemalist elitlerin, Batı’da egemen olan bilimsel ve ideolojik görüşleri aynen transfer etmeye çok hevesli olmalarını da gözardı etmemek lazım. Nitekim, faşizmin dünya çapında yükselişe geçtiği 1930′larda Türk milliyetçiliğinin de şiarı ‘tek devlet, tek ulus, tek kültür, tek lider, tek doktrin, tek parti’ idi. Bu tekçi anlayışa destek vermek için tarih, arkeoloji, filoloji, etnografya, etnoloji, öjenik ve antropoloji gibi ‘bilimsel’ disiplinlerin yardımıyla ‘tek ırk’ icadına girişildi.

“Cumhuriyet döneminde Darülfünun’da (1933′ten sonra İstanbul Üniversitesi oldu) kurulan ilk bölüm antropoloji bölümüydü. 1932′de Afet İnan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Samih Rıfat, Sadri Maksudi Arsal, Reşit Galip, Yusuf Akçura ve Şemseddin Günaltay gibi ‘bilim adamları’ tarafından geliştirilen Türk Tarih Tezi’nin ana teması, dünya yüzündeki tüm medeniyetlerin yaratıcısının Türkler olduğu idi. Türk ırkını, ikinci sınıf bir ırk olarak gören Batılı önyargıların tahrik ettiği savunmacı bir psikolojinin ürünü olan tez, ‘tarihi haklar’ iddia ederek Anadolu’yu sahiplenmeye çalışacak Ermeniler, Rumlar, Kürtler gibi ‘gayri Türk’ unsurların önünü kesmeyi de amaçlıyordu. Nitekim, daha 1930′da Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ‘[B]u memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır’ diye buyurmuştu bile.

“1934 yılında çıkarılan İskân Kanunu, halkı Türk ırkından olanlar ve olmayanlar diye ayırırken, vatandaşların sadece Türkçe soyadları almalarını zorunlu kılan Soyadı Kanunu din, mezhep ve alt kimlik ayrımlarını gizleyerek tek bir kimlik oluşturması sürecinde önemli rol oynadı. 1936′da dünya yüzündeki tüm kültür dillerinin kök dil olarak Türkçe’den türemiş olduğunu iddia eden Güneş-Dil Teorisi ile üst metinde ‘Türk ırkı dünyadaki bütün medeniyetlerin kurucusudur, dolayısıyla en üstün ırktır’ denirken, alt metinde ‘Anadolu’daki tüm halklar aslında Türk’tür, fakat dil ve din gibi sapmalar yüzünden Türk olduklarını unutmuşlardır’ denmek isteniyordu. Ultra ırkçı ideolojinin düşman kardeşleri Nihal Atsız ve Reha Oğuz Türkkan’ın yıldızları da bu yıllarda parladı.” Ayşe Hür, “Yusuf Halaçoğlu ve Gelenek”, Radikal İki, 05.09.2007

Hür’ün bahsettiği şekilde ‘Anadolu’daki tüm halklar aslında Türk’tür, fakat dil ve din gibi sapmalar yüzünden Türk olduklarını unutmuşlardır’ tezini işleyen Halkevlerinin resmi yayın organında yayınlanmış iki örnek yazı için bkz. Kadri Kemal, “Anadolu’nun Doğusunda Dil Meselesi”, Ülkü, I/5, (Haziran 1933), s. 404–407 ve Nebil, T.B.M.M. Kütüphanesi Müdürü,” Millî Şuur ve Halkevleri”, (Milliyetçilik), s. 216–225 Bu dönemdeki faşizm sempatini gösteren, bugün de çeşitli yerlerde ismine rastladığımız Selim Sırrı (Tarcan)ın bir İtalyan faşist gençlik örgütünü öven ve gene Halkevlerinin resmi yayın organında yayınlanmış bir yazısına dikkat çekeceğim “İtalya’da Halk ve Gençlik Teşkilatı”, Ülkü, I/3 (Nisan1933), 241–243

11 -Anderson’un eseri Türkçeye Hayali Cemaatler adıyla çevrilmiştir.(Metis yayınları).

12 - Uluslar Ve Ulusçuluk, Çev: Büşra Ersanlı Behar-Günay Göksu Özdoğan, İstanbul 1992, İnsan yayınları.

Yorumunuzu Yollayın